Fortune Türkiye okurları, bu yazımızda 2008 Küresel Finans Krizi’ni çıkış nedenleri ve yapısal özellikleri ile inceleyeceğiz. Bu aşamada öncelikle finansal krizin tanımını yapıp daha sonra finansal küreselleşme ile krizi birlikte ele alarak küresel finans krizine ulaşacağız. Hepinize keyifli okumalar diliyorum.
Finansal kriz literatürüne katkılarıyla dünyanın önde gelen iktsatçıları arasında sayılan Charles P. Kindleberger, Cinnet, “Panik ve Çöküş” isimli eserinde finansal krizin açıklamasını “güzel bir kadın gibidir, tanımlaması zordur fakat karşılaşınca anlarsınız” şeklinde yapmıştır. İlk kez bir finans krizini güncel olarak takip eden benim gibi genç iktisat öğrencileri için bu tanım oldukça etkileyicidir.
Kitabın sunuş yazısında Prof.Asaf Savaş Akat, en genel haliyle mali piyasa dalgalanmalarının üç evresi “cinnet”, “panik” ve “çöküş”ü şöyle açıklamaktadır. Cinnet; kâr hırsının büyüleyici etkisi ile sağduyunun unutulduğu, hayatları boyunca yaptıkları tasarrufların yapay cennetler vaat edenlere verilmek üzere sıraya girildiği anı, cinnet anını vurgulamaktadır. Cinnet, teşhisi kolay ama paniğe geçiş anı öngörülemeyen bir evredir. Her an paniğe dönüşebilir. Ve panik başlayınca tasarruf sahipleri daha önce tasarruflarını yatırdıkları mekânda bu sefer tasarruflarını kurtarabilmek için paniklemektedirler. Bu aşamada kamu yönetimi mutlaka devreye girer. Fakat bu dalgalanmalar altında kalmak istemeyen kamu yöneticileri geri dönülmez hatalar zincirine bir halka daha eklerler. Bu güvensizlik ortamında iflaslar çığ gibi büyür, karşılıksız alacaklar artar, talep düşer ve üretim azalır. Çöküş başlamıştır, cinnetin ve paniğin bedeli ödenmektedir.
Bu bölümde aslında ekonomide ulaşılmak istenilen ama aşırılık, denetimsizik ve kontrolden çıkmışlığın işe dahil olmasıyla sorunsallaşan durumlar üzerinde yoğunlaşacağız. Bu sorunsallar krizin yapısal özelliklerini ve temel noktalarını bize gösterecek.
Bunlardan ilki makro iktisadın inceleme alanlarından –ulusal gelir, büyüme, işsizlik, enflasyon, ödemeler bilançosu vb.- biri olan ekonomik büyümedir. Ekonomik büyüme hükümetlerin temel hedeflerindendir. Ekonomik büyümenin önemini pekiştirmek için, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Kanunu’nun 4. Maddesi “Banka, fiyat istikrarını sağlama amacı ile çelismemek kaydıyla hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını destekler” ifadesini hatırlamakta fayda var. Büyüme için izlenecek yollardan biri faizlerin düşük oranlarda tutularak paranın piyasada yeni yatırımlara akışını sağlamaktır. Serbest bırakılan bu para ile yapılan yatırımlar üretimi artırmak ile birlikte, işsizliği azaltacaktır. Teknolojik yenilikler ile birleşen bu üretim artışı daha verimli ve etkin olma şansını yakalayacak ve bu yolla ekonomik büyüme gerçekleştirilecektir. Ama bu ütopya gerçekleşmedi. Çünkü serbest bırakılan bu parasal bolluk hali hazırda yatırımın fazla olduğu koşullarda verimli kullanılmadı.
Bir diğer olumlu başlayıp ama aşırılıklar ile birlikte olumsuz sonuç doğuracak gelişme, finansal mühendisliğin 1980’lerden itibaren almış olduğu yoldur. Son 30 yılda riskin azaltılması ve yeniden tahsisine olan müşteri talebi, arz koşullarının değiştirilmesine yönelik sermaye baskıları ve işlem maliyetlerinin azaltılması, enflasyon oranının düşülmesine katkısı, enformasyon ve teknolojide hızlı gelişmeler bankacılık ve finansal sektörde yapısal değişimleri tetikleyen etkenlerdir. Bu süreçte bilimsel araştırmaların katkısı artmakla birlikte, beşeri sermayesi zengin, dünyanın sayılı üniversitelerinde finans eğitimi alan tecrübeli finans mühendisleri yetişti. Peki, bu mucitler bilgileri ile ne icat ettiler?
Krizin tohumu olarak adlandırdığım ve genetiği değiştirilmiş “menkul kıymetleştirme” ilk olarak 1980’lerde çalışmalara konu oldu. İlk haliyle menkul kıymetleştirme; fon akımlarının genellikle menkul kıymetler üzerinden yapılması olarak tanımlandı. Süreç içerisinde menkul kıymetleştirme; dolaşım kabiliyeti olmayan finansal kontratlara dolaşım kabiliyeti kazandırılması olarak işlevsellik kazandı. Bu ekonomik geliri artırıcı bir yenilik olan finansal inovasyondu. Dolaşım kabiliyetli finansal kontratlara sahip bir bilançonun manevra kabiliyeti artıyordu. Son olarak yapılan tanımdan, menkul kıymetleştirme; kredi kontratlarının (el değiştiremeyen finansal kontratlar) tahviller (el değiştirebilen finansal kontrat) haline getirilmesi olduğu anlaşıldı.
Peki bu durum nasıl olur da bizi krize “kilitler”?
İlk olarak banka krediyi açıyor. Sonra biraz önce bahsettiğimiz şekliyle kredi portföyünü menkul kıymetleştirme yoluyla el değiştirebilen tahvillere çeviriyor. Bu tahvilleri satarak verdiği kredinin nakdini geri alıyor. Kredi portföyü oluşturulduktan sonra banka bilançosundan ayrılmakta.Buraya kadar herşey güzel. Sadece bir kredi açıldı ve bir başka kuruma bu kredinin tahvili satıldı. Bir nevi arabuluculuk yapma görevi yerine getirildi. İşin tıkandığı nokta; bankaların verdiği krediyi bilançosunda göstermeme lüksü ile kredi riskini yeterince değerlendirmeden, herkese kredi vermeye başlamasıdır. İşte denetim ve kontrol sisteminin açığı burasıdır. Sistem bilanço dışına aktarılan riskleri göz ardı etmektedir.
Yusuf Yalçınkaya / Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat 4. Sınıf Öğrencisi

Fortune Kampüs’ten alınmıştır.








