Bu yılın ilk aylarında finansal piyasalarda yaşanan gelişmeler ve ön plana çıkan gelişmeler geleceğe yönelik belirsizliğin azalmadığına işaret ediyor. Spotların Avrupa Birliği üzerinde yoğunlaşması ABD’deki durumun düzeldiği, ülke borçlarının ön plana çıkması ise kredi krizinin aşıldığı anlamına gelmiyor. Merkez bankaları ise finansal istikrar ile genel fiyat istikrarının tesisi amaçları arasında, birini diğerine tercih edememenin sıkıntısını yaşıyor. 2010 yılının geri kalan dönemine yönelik beklentiler olumsuzlaşmaya devam edecek gibi görünüyor.
Döviz piyasalarında yaşanan gelişmelere baktığımızda Euro ve İngiliz Sterlini’nin diğer tüm paralara karşı değer kaybettiğini, Amerikan Doları ve Japon Yen’inin ise güçlendiğini görüyoruz. Bu durum sermaye ve emtia piyasalarındaki yukarı yönlü hareketlerin devam edemeyeceği,risk alma isteğinin azalacağı ve buna bağlı olarak faaliyet dışı gelir yaratma ve bilanço kayıplarını geri alma yönündeki çabaların gündemden düşeceği anlamına geliyor. Hal böyle olunca paranın devir hızının merkez bankalarınca verilen ivmeyi koruması ve durgunluktan seri bir şekilde çıkılması zorlaşıyor. Bu durum kendiliğinden oluşmadı, olumsuz seçenekler arasında daha az zararlı olacağı için tercih edildi. Eğer bu değişiklikler yaşanmasa veya sahneye konmasa Federal Reserve etkisi hissedilen maliyet kökenli enflasyon konusunda para politikasını sıkılaştırmadan kısa vadeli faizleri yükseltmek zorunda kalacaktı ve bu süreçte ortaya çıkacak yeni dalga daha yıkıcı olabilirdi… Zira gündeme gelebilecek olası kurtarma paketleri gerek piyasalar, gerekse kamuoyundan umulan desteği bulamayabilir ve güven bunalımı derinleşebilirdi. Enflasyon ve işsizliğin seri bir şekilde arttığı yeni durum mali sektör ve kamu kesimini iyice çaresiz bırakabilirdi.
Şimdi bu sorun biraz zorlama ile AB bölgesine transfer edilmiş gibi görünüyor. Hedge fonlar ve kredi değerleme şirketleri devreye girdi ve bakışlar spotların yöneltildiği coğrafyaya odaklandı. Sorun kamu borçları adı ile ABD’dekinden bağımsız bir durummuş gibi takdim edilmeye çalışıldı. Bu aşamada sormak gerekiyor, AB liderleri Yunanistan’ı mı yoksa bu ülkeye borç veren kendi bankalarını mı kurtarmaya çalışacak? Zira söz konusu ülkeyi kaderine terketmek borç veren Avrupalı bankaları da çok zor duruma bırakacağı için mecburen müdahale edilecek; aksi takdirde verilen garantier devreye girecek ve gelişmeler kontrolden çıkacak. Sonuçta tüm ekonomilerin sorunlu borçları yapılandırılacak, Avrupa Merkez Bankası para poitikasını koşullar aksini gerektirse bile gevşek tutmak zorunda kalacak ve bölgenin bütçe açıkları sıkıntı yaratacak. Bu durum karşısında ya mali disiplini hedefleyen istikrar paketleri ve mali sisteme ilişkin katı kurallar devreye girecek ya da maliyet kökenli enflasyon harekete geçecek, her iki ihtimalde de AB ekonomisi daralacak. Başka bir deyişle bölge tüketicisinin ya kullanılabilir geliri ya da satın alma gücü eriyecek. Bu durum küresel ekonomik ilişkileri de olumsuz yönde etkileyecek.
AB bölgesine ilişkin yeni beklentiler, Türkiye ekonomisini de yakından ilgilendiriyor, hem ihracatımızın yarıdan fazlasını bu bölgeye yapıyoruz, hem de devasa boyutlara ulaşan dış finansman ihtiyacımızın çok büyük bir kısmını söz konusu coğrafyanın kaynaklarından karşılıyoruz. Ayrıca olası ekonomik daralmanın rekabet koşulları üzerindeki etkisini de hesaba katmak zorundayız!.. Görünen o ki, AB ne zaman çıkacağını bilmediği karanlık bir tünele giriyor, Türkiye de tünelin ucunda ışığı gördüğünü iddia edenlerin tüm hesapları bozuluyor. Zira kullanılan kaynak miktarının ve ihracatın daralma eğilimine girmesi bizim açımızdan ciddi bir açmaza dönüşebilir.
Konunun önemini anlamak için uygulandığı söylenen Orta Vadeli Plan’ın küresel varsayımlar bölümüne bir göz atmanızda yarar var!..
Mehmet Uğur Civelek / Dünya Gazetesi








