Bazı Liderlerin Misyonları İşleridir

Bazılarına göre başarı sadece kendilerinin kazanması demektir. Onların kazanması için birilerinin kaybetmesi gerekir. Bu anlayış herkese yetecek kadar aş olmadığı kıtlık zamanlarından kalmıştır. Bize atalarımızdan mirastır.

Bazıları ise daha bol gönüllüdür. Başarı, sadece kendilerinin değil kendileriyle birlikte içinde yaşadığı topluluğun (toplum) da kazanmasıdır.

Kendi çıkarıyla birlikte “diğerinin çıkarını” da düşünen anlayış kuşkusuz daha “aydınlanmış” bir başarı anlayışıdır. 

Yankelovich bunun adına “Aydınlanmış Kişisel Çıkar” ismini veriyor. (Başka bir dünya mümkün.) Micheal Porter ve Mark R. KramerPaylaşılan değer” (shared value) kavramıyla, tam da bu anlayışa işaret ediyorlar. Üstelik Porter ve  Kramer yeni dönemde başarılı olmak için şirketlerin “paylaşılan değer yaratmak” zorunda olduklarını söylüyorlar.

Zamanın ruhu, liderliğe yeni bir bakış açısıyla bakmamızı zorunlu kılıyor. İçinde yaşadığımız sanayi sonrası dönemin liderlik anlayışı kesinlikle “aydınlanmış bir liderlik anlayışı” olmak zorunda. 

Yeni dönemde liderlik insanları yönetmekten bir hedefin peşinde koşmaktan daha fazlasını gerektiriyor. Bugünün başarı anlayışı liderin, herkes için anlamlı bir hayatı gerçekleştirmesi anlamına geliyor. 

Bu sebeple günümüz liderleri çevrelerindeki insanların potansiyellerini gerçekleştirmelerine yardım etme, onların içindeki “iyiyi” ortaya çıkarma misyonunu da üstenmek zorundalar. 

Liderler resmin bütününü görebilme, hedef saptayabilme, insanları iletişim güçleriyle etkileyebilme, adaletli davranabilme, zorluklarla baş edebilme güçleriyle diğer insanlara göre daha niteliklidirler. Bu yetenekleriyle daha saygın, daha popüler olurlar; maddi ve manevi güce kavuşurlar. 

Barack Obama‘nın yemin törenini yöneten vaiz Rick WarrenBir liderin kendisine sorması gereken en önemli sorunun nelere sahip olduğu değil, sahip olduklarıyla neler yaptığıdır.” demişti.

Ben misyon odaklı liderliğin bu soruda gizli olduğuna inanıyorum.

Peter Drucker’a göre liderlik ne ayrıcalıklar ne unvanlar ne güç ne de parayla ilgilidir. Liderliğin ilgili olduğu tek şey vardır, o da ”sorumluluktur.”

Drucker’ın işaret ettiği sorumluluk da, aynen vaiz Warren’in işaret etiği gibi misyon odaklı liderlikle ilgilidir. 

Gerçek liderlik, bir insanın profesyonel hayatında elde edeceği cilalı bir kariyer değil insan hayatının bütünü yönlendiren bir misyondur. Bu misyon hem kendimizi hem ait olduğumuz topluluğu (ve toplumu) daha ileriye götürme sorumluluğudur. Görevlerini ve sorumluluklarını böyle gören liderler, karakterleri ve eylemleriyle ilham verirler.   

Gerçek bir lider üstlendiği sorumluluğun bilinciyle hedefe ulaşmak için misyonuna tutkuyla sarılır. Etrafındakilere ilham vermesi sahip olduğu bu tutkuda gizlidir. Kendisinin ve çevresindekilerin daha iyiyi hak ettiğini ve bu hedefe ulaşmanın mümkün olduğunu gördüğü için heyecanlanır. Gelecek onun gözünde berraktır. Oraya varabilmek için herkesin göreve (misyona) sarılması ve yolculuğun kat edilmesi gerekir. İşini adeta kutsal bir misyon olarak görmek onu alçakgönüllülüğe, statükoları sorgulamaya,  başkalarının gitmediği yollardan gitmeye sevk eder. Sahip olduğu iyimserlik, hedefi kimsenin görmediği kadar berrak görmesinden ve bu hedefe varılabileceğine olan güçlü inancındandır. 

Kimi zaman bu tutkuları onları hırçınlaştırır. Kaynakların verimli kullanılmaması ya da zamanın boşa harcanması onları çileden çıkarabilir. Bu nedenle sert ve kırıcı olabilirler; ama hedeflerine kararlı bir tutkuyla bağlanmaları herkes için de bir şevk kaynağıdır. Bu liderler, kendilerine has kişilikleriyle en kritik durumlarda bile fark yaratabilirler.   

Siz etrafınızdaki liderleri değerlendirirken onların ne kadar havalı, ne kadar “cool” olduklarına bakmayın. Karizma denilen şey insanın afrasından tafrasından çok yarattığı etkidedir. Bu etki yüzeysel bir etki değil, işlerin ve sonuçların herkesin lehine gelişmesiyle ortaya çıkan farkın yarattığı etkidir.

Gandhi’ye herkes “baba” anlamına gelen “Bapu” diyordu. Hâlbuki o, bir çift takunya, bir peştamal ve gözlüklerinden başka hiçbir şeye sahip değildi. Serveti ya da hiddeti değil, misyonunun gücü, bu ufak tefek adamın bir dünya lideri olmasını sağladı. Misyonuna olan inancı, bu sakin ve mütevazı adamı yeryüzünün en zengin insanlardan daha güçlü kıldı.

Bütün dünya Gandhi’yi “Mahatma” ismiyle bilir. Mahatma  “Yüce Ruh” anlamına gelir. Gandhi haksızlıklarla mücadele etmek için şiddet içermeyen bir direnme yolunu seçmiş, hayatını uzlaşma ve barışa adamıştır.

Bu inançlarıyla Gandhi sadece İngiltere gibi güçlü bir ülkeyle değil, kendi toplumu içindeki binlerce yıllık kemikleşmiş geleneklerle karşı da mücadele vermiştir. Sadece hısımları değil, dünyanın en güçlü liderleri Gandhi’nin bu misyoner liderlik ruhunun önünde eğilmiştir.

Bazı liderler için yaptıkları iş, bir dava yani bir misyon gibidir. Onlar var olanla tatmin olmayan, hem kendileri hem içinde yaşadıkları toplum için daha iyisini isteyen insanlardır. Herkesten daha çok çalışmaları, daha iyi olana kavuşmanın tek yolunun işi ciddiye almak ve işe yoğunlaşmaktan geçtiğine inançlarındandır. 

Ben bugün vardığımız bilgi düzeyine rağmen şirketlerde yaşanan sorunların çoğunu “yönetimin aşırı, liderliğin ise az” olmasına bağlıyorum. Etkili liderlikle ilgili çok şey biliyoruz; tarihten edebiyata, sinemadan siyasete birçok alanda liderlik öğretileri açık bir şekilde karşımızda duruyor. Ancak kurumsal hayatta hala bir misyon üstelenen liderleri görmekte zorlanıyoruz. Bu tür liderler yok denecek kadar az. 

Halbuki herkes için değer üreten bir sistem kurabilmenin en sağlam yolu, liderin işini bir misyon olarak ele almasıdır. 

Ben misyonlarına içtenlikle bağlı liderlerin sadece kendi kuruluşlarını değil, dünyayı da  değiştirebilme güçlerine sahip olduklarını düşünüyorum.

 

www.temelaksoy.com

 

Leave a Reply

*