Arşiv | İŞ’in Püf Noktası

Hasta ve Mutsuz Yapan Meslekler

Bir ömür hızla akıp geçiyor, hele 30 yaşını geçmişseniz zaman adeta koşuyor. Zamanınızı nasıl değerlendirdiğizi bile gözden kaçırıyorsunuz. Yetişkin olduktan sonra başlayan çalışma hayatı, en verimli olduğunuz çağların neredeyse %33 ünü kapsar. Bazıları için bu oran %50 lere kadar çıkmaktadır. Hayatta bu kadar büyük bir yer işgal eden çalışma alanı, bireyin kişiliğine, değerlerine ve ruhuna hitab etmiyorsa mutsuzluk ve hastalık getirir. Kişinin yaptığı işten memnun olmaması hastalıklara karşı direncini düşürür, anksiyete seviyesini yükseltir, depresyona yol açar ve yaşam tadını kaçırır.

Kendisi için en doğru işi bulmayı başarmış insanlar, işlerini severler, işleriyle eğlenirler, yaratıcılıklarını kullanır ve hayat doyumlarını arttırırlar.

Bazı insanlar sosyal ilişkiler için, bazıları para için, bazıları da yaratmak için çalışırlar. Toplumuzda ağırlıklı olarak meslek seçimleri günün mesleğine göre, aile işine göre ya da parasına göre seçilmektedir. Çok az kişi kendi hayalindeki işi ya da kişiliğine, ruhuna uygun tatmin edici işi yapmaktadır.

Şimdi size sorsam ” siz işinizden ne kadar mutlusunuz, dünyaya bir daha gelseniz yine aynı işi mi yaparsınız ?” diye, çoğunluk ” hayır” diyecektir. Zaten ruhuna, zevkine, yeteneğine göre iş bulunur diye bir şey öğretilmedi kimseye. Hatta hala meslek arayışı içinde olan pek çok gence, ebeveynleri tarafından aynı muamele yapılmakta. Zamanın gözde mesleğini seç ki para kazanabilesin, iş bulabilesin ya da baba mesleğini miras al…(işsizlik var ne bulursan yap, devlete kapağı at… gibi). Böyle yönlendirmeler yapmak topluma daha fazla korkan ve mutsuz olan insan pompalamaktan başka bir işe yaramaz. Zaten memlekette iş tatmini olmayan, işinde başarısız ve mutsuz olan yeteri kadar insan var.

Bir de madalyonun öteki yüzüne bakacak olursak, acaba sizi mutlu edecek, yeteneklerinizi kullanabileceğiniz, değerlerinize ve ruhunuza hitap eden işin ne olduğunu biliyor musunuz? Bunu bilmeniz için kendinizi çok iyi tanımanız lazım. Çoğu kişi iş tatminsizliğini fark eder ancak, ne yapmak istediğini, hangi işte daha başarılı olacağını da bilemediği için aynı işinde mutsuz olarak çalışmaya devam eder. Hatta yaptığı işinde de neden mutsuz olduğunu tam olarak bilememektedir. Gerçekten de hiç farkında olmadığınız sizi başarısız, mutsuz ya da hasta yapan sebepleriniz vardır. Bir bilseniz kim bilir neler değişecek hayatınızda. Örneğin, dini inançlarına göre paradan para kazanmayı haksız kazanç olarak bilinçaltında tutan birisinin, bankacılık mesleğinde başarılı olması ya da mutlu olması mümkün değildir. Çünkü değerleriyle, inançlarıyla çelişen bir iş yapmanın rahatsızlığı içindedir. Farkında olmadan bu çalışma hayatı kişinin özel hayatına da mutsuzluk getirir. Ya da bedensel zekası yüksek, dokunsal duyuları gelişmiş bir insan masa başı, teknoloji ağırlıklı işlerde mutsuz olacaktır. Gününün büyük bölümünü tatminsiz ve stresli geçiren bir insanın işinde yükselmesi ve yaşam tatmini pek mümkün olmayacaktır.

İçselleştirilmeden yapılan meslekler zamanla kişiyi hasta eder. İşe gitmek istemediğiniz için sık sık hasta olursunuz, üretemediğiniz için hasta olursunuz, başarılı olamadığınız için hasta olursunuz, yükselemediğiniz için hasta olursunuz, tatminsiz olduğunuz için hasta olursunuz…

Aklınıza ”Bu vakitten sonra mesleğimi nasıl değiştiririm ki” gibi sorular geliyorsa, durumunuzu umutsuz, geç kalınmış bir vaka gibi görüyorsanız size şunu söylemek isterim; Muhakkak her durum şu an olduğundan bir üst kademeye taşınabilir. Gerçekten daha sağlıklı, daha mutlu olmak istiyorsanız, hayatınızın geri kalanından daha fazla zevk almak istiyorsanız bunu yapabilirsiniz. Ben 40 yaşında ingilizce öğrenen, 55 yaşında meslek değiştirerek beş yıl sonra zengin olan, 42 yaşında üniversite kazanıp okuyan, kariyerlerini doruk noktasında bırakıp tamamen farklı bir iş alanına yönelen ve bundanda büyük haz alan insanlar tanıdım. (Bunlar gibi iş hayatlarını değiştirmiş ve başarmış duyduğum, okuduğum insanların sayısı bitmez, onları yazmıyorum bile. Çevrenize dikkatlice bakarsanız siz de mutlaka benzer gerçek hikayeler görürsünüz)

Eğer hayatınızda böylesine kayda değer bir değişiklik yapmanın hayatınıza katacağı değerin farkındaysanız işe önce kendinizi daha iyi tanımakla başlayabilirsiniz. Tam olarak yeteneklerinizin, özelliklerinizin farkına varın. Size nelerin mutluluk verdiğini, hayata bakış açınızı, zevklerinizi tekrar hatırlayın. Belki biraz çocukluk döneminizi hatırlamak faydalı olur :) Kendinizi iyi tanıdığınıza inanıyor ve hangi işin sizi mutlu edeceğini biliyorsanızda, o zamanda bu işi önce hobi gibi görüp küçük bir adım atabilirsiniz. En azından işin zevkini, size vereceği tatmini deneyimleme fırsatınız olur.

Unutmayınki mutluluk ve sağlık hiç kimseye verilmeyecek, hepimiz kendimiz yaratacağız. Kaynak içimizde, ulaşıp kullanacağız.

Sevgiyle ve sağlıkla ilerleyin…

 

www.arzubiyiklioglu.com

Kategori Uzman Görüşü0 Yorum

Heyecanlı Bir Dijital Dünya İçindeyiz

Dünya’da 7’den 70’e herkes haberciliğin, ticaretin ve eğlencenin dijitalleştiği bir dünyada yaşıyor artık.

Sosyal yaşantı modellerimiz dönüşüyor, iletişim tarzımız da ona göre oluyor. Hızlandığımız, özel ve iş hayatında yüzyüze görüşmelerin de zaman kısıtına takıldığı günlerdeyiz. E-postalar sayesinde 10 yıllardır iş hayatında iletişim belki biraz mesafeli, ama daha hızlı ve güvenilir oldu. Toplantıların sayısı azaldı, işlerin çoğu e-postalarla çözülmeye başladı. İlk zamanlar e-postalara bakmak isteğe bağlı iken, şimdilerde neredeyse tatillerde bile iş takibi için zorunluluk oldu. Akıllı cep telefonları bu eğilimi körükledi.

Son yıllarda ise, kullanılan tablet bilgisayarlar ve akıllı cep telefonları, eğlenceyi yanımıza taşıdı. Sosyal medya, haber siteleri, eğlenceli içerik sağlayan siteler derken herkes sanal ortamlarda buluşmaya başladı.

Çocukların doğumgünlerini dedeleri facebook aracılığı ile kutlamaya başladılar. Herkes ilkokul arkadaşlarına, eski sevgililere ulaşmayı başardı.

Akıllı ve öncü şirketler, her ne sektörde olurlarsa olsunlar dijital ortamda müşteri, tedarikçi ve toplumla buluşmanın rekabet üstünlüğü sağladığını farkettiler. Twitter ve Facebook’ta marka ve ürünlere gelen şikayet ve önerileri, bir saat içinde çözen duyarlı ve becerikli şirketler puan toplamayı başardı.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan Borusan Holding sorunu ise, dijital medya ile körüklendi. Digital iletişime aşina olan Borusan, sorunu doğru yolla çözmeyi de başardı.

Kişisel marka yönetimi rota değiştirdi. İşe heyecan ve eğlence katan, imajını iyi yansıtan, kendi gibi olan bir çok kişi sanal ortamda ünlü oldu. Takipçileri arttı. Sanatçılar, ünlü kişiler aradaki mesafeyi azaltıp halka karıştılar. Lady Gaga, son klibini kendi sitesinden yayınlayacağı saati söylediğinde milyonlarca takipçi siteye akın etti. Tabii, bazı ressamlar, şarkıcılar, pop starların, sosyal medyada yer almaları için başkalarını görevlendirdikleri hemen anlaşıldı. Sırf orada bulunmak moda olduğu için zoraki, ruhsuz ve samimiyetsiz davranan şirket ve ünlü kişileri sanal filtre hemen yakaladı.

İnsan kaynakları kongrelerinde, dijital dünyanın nasıl kullanıldığı anlatıldı. Linked-in ve facebook aracılığı ile doğru adayları yakalamak, özel hayatları ve bağlantıları hakkında bilgi sahibi olmak kolaylaştı. İş arama portalları, kafa avcılarının ve gazete ilanlarının pastasını yemeye başladı.

Haber dünyasında da işler çok değişti. İnternet yayıncılığı, kendi kuralları ve kural tanımazlığı ile krallığını ilan etti. İnternette haber takibi okur için kolaylaştı. Web-tv, blogger, IP radyo, IP TV, e-ticaret, ilan sağlayıcılar, video ve müzik siteleri günlük hayatımızın içinde yerlerini aldılar.

Gazetelerin bir günlük çalışma döngüsü, internet gazeteciliğinde dakikalara kadar indi. Dijital dünyaya sırtını çeviren emektar gazetecilerden bazıları, görevlerini bırakınca internet sitelerine ve twitter’a sarıldılar. Okurlarından anında yorum almanın, sıcak temasın keyfini yakaladılar.

Sonunda dijital ortam herkesin biraraya toplandığı köy meydanı oldu. Eski yunan düşünürlerinin meydanlardaki konuşmalarının sonradan okullara dönüşmesi gibi, dijital ortam Dünya’yı bir köy haline getirmeyi başardı. Sizi tanımayanları fikirlerinizle ve yaptıklarınızla etkilemek artık sadece ünlülere has bir imtiyaz değil.

 

Tüm Dünya, olayları dijital dünya sayesinde hızlı, sansürsüz ve samimi bir dille öğrenmeye başladı. Veriler, Aralık 2010’da twitter ile yayılan wikileaks bilgileri skandalının Kuzey Afrika’daki devrimi tetiklediğini söylüyor. Japonya ve Van depremlerinin kahramanı da sosyal medya. Deprem anından sonraki iki saat içinde Japonya ile Dünya arasındaki twitter yazışmaları, normalin kat be kat üstüne çıkmıştır.

Dijital dünyanın hayatımıza kattığı sıcaklığı, mizahı, güncel bilgilerin değerini artık hepimiz biliyoruz.

 

Kaynak: Binnur Zaimler-Milliyet

Kategori Uzman Görüşü0 Yorum

Drucker: Hiç Şirket Yönetmemiş Bir Yönetim Dehası

 

Peter Drucker, yönetim disiplinini kuran ve bu disiplinin üzerine kendi adını kazıyan bir dahidir.

Bugün hepimizin kullandığı vizyon, misyon, kurumsal sosyal sorumluluk gibi bir çok modern yönetim kavramını ilk kez Drucker ifade etmiştir.

Organizasyonlarda sorumluluğun dağıtılması (delegasyon) fikrini 1940’larda ilk ortaya atan odur.

Daha 1950’lerde “Müşterisiz iş yoktur. Bir işletmenin temel amacı müşteri yaratmaktır.” sözünü söyleyen de oydu.

Drucker uzun bir ömür yaşadı, yüzlerce makale, onlarca kitap yazdı.

• “Yönetim disiplini”,

• “Liderlik”,

• “İçinde yaşadığımız dünyanın nasıl değiştiği”,

• “Yönetim disiplininin dinamikleri ve geleceği”,

• “Girişimcilik ve inovasyon”,

• “Etkili karar alma”,

• “İnsanlarla ilgili karar almanın incelikleri”,

• “Toplumsal sorumluluk bilinci”,

• “Yeni düzende yeni şirket örgütlenmesi”,

• “Bilgi toplumu ve bilgi işçileri”,

• “Değişimi yönetmek”,

• “Kar amacı gütmeyen kuruluşların yönetimi”

gibi çok geniş bir yelpazede ilham veren, yol gösteren yazılar yazdı.

Ben abartmayı sevmem;ama Drucker’dan söz ederken kullandığım sıfatlar- abartsam bile- eksik kalıyor.

Drucker, sadece yöneticilere değil kendini geliştirmek isteyen bireylere ve bu dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak isteyen herkese ilham verdi.

Drucker hep “Doğru soruları” sordu ve bunlara doğru cevaplar verdi.

Yöneticiler bir “yangın söndürme” telaşı içindeyken Drucker sakin tavrıyla bize önce “acil” olanla “önemli” olanı ayırmamızı ve sonra buna göre karar alıp eyleme geçmemizi önerdi.

Drucker, iş dünyasında “etkili” ve “etkin” arasındaki kafa karışıklığına değinen ilk düşünürlerden biriydi. Bu ayrım, “doğru işleri yapmakla”, “işleri doğru yapmak” arasındaki farkı ortaya koyuyordu. “Aslında hiç yapılmaması gereken işleri, büyük bir verimlilikle yapmak kadar boşa harcanan bir çaba olamaz.” derken hiç etkisi olmayacak işleri fevkalade etkin yapmanın anlamsızlığını anlatıyordu. Gerçekten de bugün hala birçok işletmenin yatırım yaptığı alanlar hep “verimlilik”(yani etkinlik) üzerinedir. Hâlbuki asıl önemli olan etkili olacak alanlarını belirleyebilmektir, çünkü sadece “verimli” olmanın tek başına bir rekabet avantajı sağlamayacağı, asıl neyin etkili olacağını belirlemenin iş sonuçları getireceği açıktır. (İngilizcesi Effective=etkili; Efficient=etkin/verimli)

1930’larda yazdığı ilk makale “Ekonomik İnsanın Sonu” (The end of economic man) ve 1940’ların başında yazdığı ikinci makale “Sanayi İnsanın Geleceği” (The future of industrial man) onu büyük üne kavuşturdu.

Bu makaleleri yazdığı yıllarda henüz kimse onun dile getirdiği konuları tartışmıyordu. 1940’larda sanayi sonrası toplumu tarif etmeye başlamıştı bile. Her zaman çağının çok ilerisinde bir vizyona sahipti. Soyut ve karmaşık konuları inanılmaz sadeleştirme yeteneği ve keskin bir öngörü kabiliyeti vardı. Sadece yönetim ve strateji alanında değil pazarlama konularında da ilham veren görüşleri vardı. Örneğin bundan elli sene önce, pazarlama sadece ürün özellikleri etrafında yapılırken Drucker, “İnsanlar duygularıyla satın alır. ” demişti.

Drucker’ın ele aldığı konuların çeşitliliği, sorduğu soruların yerindeliği ve verdiği cevapların doğruluğu şüphesiz onun entelektüel derinliğinin bir yansımasıdır. Drucker, bireyden topluma hemen her alanda geleceğin dünyasını tarif ederken Verdi operalarını, Antik Yunan heykellerini, Cizvit Rahiplerini, Napolyon’u, Mozart’ı anlatan bir yazardı. Bu nedenle Drucker‘ı okumak, hem geleceğe hem tarihe bir yolculuktur çoğu zaman.

Onu defalarca okumaktan bıkmıyorum, çünkü söylediklerinde sadece bilgi değil bilgelik de buluyorum. Bugün yazılan çoğu yönetim kitabı onun yazdıklarının tekrarıdır. Bir çok ünlü yazarın çok satan yönetim kitabı Drucker’ın söylediklerinin derlemesidir. Evet tekrar edeyim: Amerika Birleşik Devletleri’nde her biri milyondan fazla satan çok ünlü yönetim gurularının yazdıkları kitapların çoğu, Drucker’ın yıllar önce söylediği düşüncelerinden derlenmiş ve güncel örneklerle süslenmiş kitaplardır.

Dört yüz sayfalık bir yönetim kitabı, aslında Drucker’ın on sayfalık bir makalesinin genişletilmiş hali olabilmektedir. Buna benzer sayısız örnek vardır. Drucker sayesinde meşhur olmuş birçok yazar ve yönetim gurusu vardır.

Drucker‘ın yönetim ve strateji konularına yaklaşımı son derece yalın olmuştur.

Drucker, bir şirketi ele aldığında önce “Güçlü taraflarınız neler?” “Misyonunuz nedir?” gibi son derece yalın sorular sorarak başlardı. Bu sorular her şirket için cevaplaması son derece zor sorulardır, çünkü bu sorulara doğru cevap verebilmek için bir şirketin gerçekten ne yaptığını ve nereye gittiğini çok iyi biliyor olması gerekir.

Drucker’a göre her yönetim bu sorulara “evrensel” ve “vicdanî” ilkelere dayanan cevaplar vermek zorundadır. Şirketlerin “sürdürülebilir bir iş modeli” olması gerekir. Ona göre “fırsatlar beraberinde sorumluluk da getirir” . İş yapmanın özü bu sorumluluk bilincidir.

Drucker 1980‘lerde, “Serbest pazara inansam da, kapitalizm hakkında ciddî şüphelerim var.” diyordu. Bir tepe yöneticisinin en düşük maaş alan işçinin yirmi katından fazla maaş almasını eleştiriyor; bireysel çıkarların toplumsal çıkara üstün tutulduğundan yakınıyor ve bu durumu ahlâkî ve sosyal olarak affedilemez buluyordu. Drucker, ” Bunun için çok büyük bedel ödeyeceğiz.” diye uyarıyordu.

Dediklerinin hepsi gerçekleşti ve biz onun 1980‘de söylediğini otuz sene sonra daha yeni tartışmaya başlıyoruz.

Drucker, insanları suçlamak yerine her zaman sorunların köküne inip, bunların esas nedenlerini bulmaya çalıştı. Vardığı sonuçları ise son derece yalın ve doğrudan bir biçemle anlattı.

Japonya, Kore ve Tayvan gibi uzak doğu ülkelerinin Avrupa ve ABD’nin önüne geçtiğini, doğunun batıya girişimcilik ve yenilikçilikte fark attığını açıklıkla dile getirdi. Drucker bu görüşlerini dile getirdiğinde henüz kimse Uzak Doğu Mucizesi‘nden haberdar değildi.

Drucker inovasyonun CEO’nun görevi olması gerektiğini söylediğinde ve inovatif organizasyonların işleyişinin nasıl olması gerektiğini tarif ettiğinde henüz bu konuları konuşan kimse yoktu. İnovasyon konusunu ilk dile getirdiğinde inovasyon kitaplarının “best seller” olacağı 2000‘li yıllara daha otuz yıl vardı.

Drucker, Amerika Birleşik Devletleri‘nin en gözde yöneticilerini “Kendinizi beğenmişliğinizi farkedin ve bunun sizi yetersizliğe sürüklediğini görün.” diye uyaran ilk düşünür oldu.

Drucker birçok konuyu sadece ilk söyleyen olduğu için değil en iyi anlatan kişi olduğu için de önemlidir. Drucker ne söylediyse çok yalın ve çok güzel söyledi. Sadece soruları değil cevapları da sade ve anlaşılırdı. Kafamızı karıştırmadan değişen dünyayı anlamamızı sağladı. Zihnimizi açmayı, karmaşık olanı sadeleştirmeyi başardı.

Drucker, her biri çok değerli ve çığır açan çok önemli şeyler söyledi:

• “Bir organizasyonun amacı, sıradan insanların sıra dışı işler yapabilmesini sağlamaktır.” (The effective executive- HBR 1963)

• “Bugün hepimizin kendimizi yönetmeyi öğrenmesi gerekiyor”, (Managing Oneself- HBR 1999)

• “Bir zamanın başarılı şirketlerin artık başarısız olmalarının sebebi hantal, kendini beğenmiş, bürokratik olmaları değil, iş tariflerinin çağa uymamasıdır” (The Theory of the Business – HBR1994)

• “Etkili yöneticiler çok değil, az sayıda önemli kararı almayı amaçlamalıdırlar.”- HBR (Effective decision- HBR 1967)

• “Yöneticinin birinci ödevi, elindeki kaynaklarla en iyi sonucu almaktır” (The effective executive- HBR 1963)

• “Eğer tutkunuz ve aklınız varsa, nereden başlarsanız başlayın zirveye tırmanabilirsiniz.” (Managing Oneself- HBR 1999)

• “Yarının lideri karizmasıyla liderlik edemeyecek. Diğerlerinin verimli çalışabilmesi için esasları bulmak zorunda olacak”. (Information society – HBR 1997)

• “Pazarlama ve inovasyon sonuçları üretir, geri kalan her şey maliyettir.” (Innovation and entrepreneurship – HBR 1985)

• Bütün başarılı girişimcilerin ortak noktası belirli bir kişilik değil, sistemli inovasyona olan bağlılıklarıdır.” (The discipline of innovation – HBR 1985)

Ben Drucker’dan çok ilham alıyorum. Görüşlerinin esasları kadar bu görüşleri ortaya koyma tarzındaki dolaysızlık ve sadelikten de etkileniyorum.

Drucker, 2005 yılında, doksan beş yaşında öldü.

Hayatında hiç yöneticilik yapmadı.

Hiç yöneticilik yapmamış bir insanın 21. yüzyılın yönetim anlayışına bu kadar güzel bir ışık tutabilmesine hayret ediyorum.

 Kaynak: Temel Aksoy

Kategori Uzman Görüşü0 Yorum

Samsung’dan Kore Gazileri Torunlarına Üniversite Bursu İmkanı

 

 

Samsung Electronics Türkiye, Toplum Gönüllüleri Vakfı işbirliği ile  Kore Savaşı gazilerinin torunlarının, üniversite eğitimine katkı sağlıyor.
Dünyanın teknoloji öncülerinden Samsung Electronics, Kore Savaşı gazilerine duyulan minnetin bir ifadesi olarak hayata geçireceği sosyal sorumluluk projesini duyurdu. Proje kapsamında Samsung, Kore Savaşı gazilerinin torunlarına üniversite eğitim bursu sağlayacak. Burs için başvurular 12 Şubat 2012’ye kadar yapılabilir.

Toplum Gönüllüleri Vakfı işbirliği ve Türkiye Muharip Gaziler Derneği’nin katkılarıyla hayata geçen Samsung Kore Gazileri Eğitim Bursu’na, Türkiye’deki ve/veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki üniversitelerde (önlisans, lisans, yüksek lisans veya doktora seviyesinde) eğitim gören ve Kore gazisi torunu olan gençler başvuruda bulunabilecek.

Samsung Electronics Türkiye Başkanı Sung Yong Hong, Kore Gazileri Eğitim Bursu projesiyle ilgili olarak; “Kore Savaşı’nı takiben, Güney Kore ile Türkiye arasında özel bir bağ oluştu. Samsung Türkiye olarak biz de, 60 yılı aşkın süredir devam eden bu bağı daha da kuvvetlendirmek, Kore Savaşı gazilerini onurlandırmak ve minnetle anmak adına, gazilerimizin torunlarının eğitimlerine katkı sağlamayı amaçlıyoruz” dedi.
Yalnızca online başvuruların kabul edileceği üniversite eğitim bursu hakkında detaylı bilgiye, www.samsung.com/tr/burs veya www.tog.org.tr adreslerinden ulaşılabilir.

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum

Pazarlamanın Özü İnsana Hizmettir

 

 

Eğer pazarlamanın tanımı insan ihtiyaçlarını karşılamaksa -ki yüzde yüz öyledir- pazarlama,insana hizmet etmek demektir.

Ama pek çok şirket bu çok önemli ve yalın gerçeği gözden kaçırıyor. İşlerinin insanlara hizmet etmek olduğunu unutarak onlara ürün ve hizmet satmaya çabalıyor. Müşteriler (tüketiciler) de kendi üzerlerine indirim ve taksit kampanyalarıyla gelip ısrarla satış yapmaya çalışan markalardan usanıyor, uzaklaşıyorlar.

Halbuki her şirket bir hizmet şirketidir. Ne şirketin ürettiği ürünlerin yüksek teknolojiye sahip olması, ne kurmuş olduğu büyük ve güçlü sistemler asıl işin insana hizmet etmek olduğunu unutturmamalıdır. Ne kadar büyük, ne kadar moda, ne kadar cazip, ne kadar teknolojik olursa olsun eğer insanlar talep etmezse bu ürün ve hizmetleri üreten hiçbir şirketin hayatta kalma şansı yoktur.

Bugün çoğu şirkette müşterinin ya da tüketicinin ihtiyaçları, istekleri hemen hemen hiç konuşulmuyor. Şirketlerin gündemleri satış, pazar payı ve karlılık gibi kendi hedefleriyle kapatılmış durumda. Müşteriden bahseden pek yok.

Oysa müşteriye hizmet etme her şirketin öncelikli konusu olmalıdır. Sadece pazarlama departmanı değil bütün şirket çalışanlarının müşteriyi düşünmesi gerekir. Müşterilerin ihtiyaç ve beklentilerinin nasıl karşılanacağı şirketin tüm çalışanlarının kafa yoracağı ortak konu olmalıdır.

Bugünün şirketlerinde “pazarlama” herkesin sorumluluğunda olmalıdır. Bir markanın müşterilerine değdiği, onlarla buluştuğu her nokta onlara marka deneyimi yaşattığına göre pazarlamadan, sadece pazarlama bölümünün sorumlu olması haksızlık olacaktır. Eğer bir marka sadece ürünleri ve hizmetleriyle değil, aynı zamanda çağrı merkezi, satış ve satış sonrası hizmetleriyle farklı noktalarda müşterileriyle buluşuyorsa pazarlama işi şirkette herkesin işi olmalıdır. Şirketin var oluş nedeninin müşterilere hizmet etmek olduğunu bütün çalışanların anlaması gerekir.

Bugünün bolluk ve rekabet ortamında ayakta kalmak isteyen şirketlerin mutlaka bir “hizmet kültürü” yaratmaları ve bunun sorumluluğunu da şirketin bütün fonksiyonlarına vermeleri gerekiyor.

Bunun yanısıra her şirketin çeşitli gruplara (segmentlere) ayırdığı, adına “hedef kitle” dediği müşterilerin (tüketicilerinin) aslında birer insan olduğunun bilincine varması gerekiyor. Bu insanların her birinin kendi kimliklerini oluşturmak için çaba gösterdiğini ve hayatta bir anlam peşinde koştuğunu bütün şiketlerin fark etmesi gerekiyor.

Bugün geldiğimiz noktada eğer markalar kendilerine sadık müşteriler yaratmak istiyorlarsa müşterilerin mantıksal ve duygusal ihtiyaçlarının yanı sıra “manevi” (dinsel değil) ihtiyaçlarını da dikkate almaları gerekiyor. Daha önceki yazılarımda anlatmaya çalıştığım gibi, tükeciler gözünde her markanın bir anlamı vardır ve tüketiciler markayı kullanırken aslında bu anlamı tüketirler. Bu sebeple her marka müşterisinin (tüketicisinin) yaratmak istediği kimliğin bir parçası olur.  Marka tüketiciyle birlikte yaratılan bir anlamdır.

Yakın zamana kadar pazarlamada hizmetten bahsedildiği zaman, otelcilik, havayolu işletmeciliği, mağazacılık gibi iş kolları anlaşılıyordu. En çok da satış sonrası hizmet  yani şirketlerin satış sonrası bir problem olduğunda devreye giren müşteri ilişkileri departmanın faaliyetleri akla gelirdi. Hizmet, ek maliyet ve masraf kapısı olarak görülürdü.

Son yıllarda artan rekabet, artan müşteri bilinci ve müşterilerin fiyat duyarlılığı hizmet kavramını çok önemli bir rekabet unsuru haline getirdi. Hizmet derken lüks hizmetleri kast etmiyorum. En gündelik alışverişlerde bile müşteriler artık “insan yerine konulmak” istiyorlar.

Markaların verdikleri sözleri tutmaları, bir sorun olduğu zaman müşteriyi ciddiye alıp çözüm getirmeleri gibi “adil alışverişin” gereklerini yerine getirmeleri gerekiyor. Ama bir çok marka yaptığı reklama ve onca iletişime rağmen kritik anlarda tavrını müşteriden yana kullanmama basiretsizliğini gösteriyor.

Pazarlama “ürün merkezli” olmaktan (Pazarlama 1.0), “müşteri merkezli “ (Pazarlama 2.0) ve sonra da “insan merkezli” (Pazarlama 3.0) olmaya doğru evrildikçe hizmet, her şirket için olmazsa olmaz bir anlayış haline geldi.

Bugün yaptığımız iş ne olursa olsun asıl işimizin “hizmet” olduğunu hepimiz kabul etmeliyiz.

İnsana hizmet değer odaklı pazarlamanın özüdür. Daha da ötesi marka yönetmenin aslında bir anlam yönetimi anlayışı olduğu günümüzde, bu anlamı yaratmanın en önemli adımı işimizi samimi ve içten bir şekilde bir “hizmet etme” işi olarak görmektir. Tüketicinin arkasındaki insanı görmek, onun hayattaki anlam arayışını (maneviyat) anlamak ve bu anlam arayışının bir parçası olmak, aslında tüm markaları bir üründen öte, insana verilen hizmetin üreticisi haline getirir.

Kotler “Bir şirketin ilişki sermayesi, müşterileri, çalışanları ve tedarikçileriyle arasında oluşmuş güvenin toplamıdır. Bu ilişkiler çoğu zaman şirketin fiziki varlıklarından çok daha değerlidir. İlişkiler, şirketin gelecek değerini belirler.” der.

Yazının devamı için tıklayınız.

Temel Aksoy

Kategori Uzman Görüşü0 Yorum

Çalışanlar ‘Ofis’e Veda Ediyor

 

 

Laptop, tablet bilgisayar ve akıllı telefonlar gibi taşınabilir cihazlar tüketicilerin alışkanlıklarını değiştirdiği gibi patronları da değiştirmeye başladı. Son yapılan araştırmalara göre artık çalışanlar artan oranda ofise veda ederek ‘mobil çalışma’ya yöneliyor.

IDC araştırma şirketinin son hazırladığı rapora göre 2015’te yaklaşık 1.3 milyar kişi mobil olarak çalışmaya başlayacak. Bu rakam o yıl dünyadaki tahmini toplam çalışan işgücünün yüzde 37.2’sine eşit.  Rakamlar, gelecekte patronların nasıl çalışan modeli istediğini açıklıyor. Ancak bunun altında başka bir neden de yatıyor. Patronlar, mobil olarak çalışanları tercih ederek tasarruf edeceklerini düşünüyor.

Yapılan araştırma, en çok mobil çalışanın Asya-Pasifik bölgesinde olacağını öngörüyor. 2010 itibariyle  Asya-Pasifik bölgesinde 237 milyon mobil çalışan bulunuyordu. Bu rakamın 2015’te 838 milyona ulaşması bekleniyor. Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da ise mobil çalışanların 58 milyon kişi olduğu açıklanan araştırmada, 2015’te bu rakamın 244 milyona ulaşacağı öngörülüyor.

Araştırmada 2020 yılında mobil olarak çalışanların toplam mobil çalışanların yarısına denk geleceği de iddia ediliyor.

webrazzi

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum