Arşiv | Uzman Görüşü

Eğlenceli Bir İş Ortamı Yaratmak Ciddi Bir İştir!

Çok değil, yirmi beş sene önce Türkiye‘de, istediğimiz renkte araba bile satın alamıyorduk. Ne renk istersek isteyelim, aylarca sıra bekledikten sonra araba beyaz renkte geliyordu. Duruma içerlesek bile, araba sahibi olmaktan , zoraki , bir memnuniyet duyuyorduk. Seçeneğimiz yoktu. Arabamızı yenileyeceğimiz zaman, gönülden istemesek de aynı markaya gidip sıraya giriyorduk.

Biliyorum, bugünün bolluk ortamında, böyle bir “hikaye” anlamsız geliyor, ama bizler bunu yaşadık. Bugün sahip olduğumuz seçenekler o kadar çok ki, bugünden geriye bakınca, “satıcının istediğini zorla kabul ettirmesi” sanki hiç yaşanmamış bir masal gibi geliyor kulağa.

Bugün artık böyle bir durumla karşılaşmamız söz konusu değil. Diretme ve dayatma dönemi bitti.

Diretme ve dayatma anlayışı önce alış verişte bitti. Şimdi sıra çalışma hayatında.

Bugün bir bilgi işçisinin çalıştığı şirkete değer katması için çalıştığı ortamdan memnuniyet duyması gerekir .

Bilgi çalışanına, bilgi profesyoneline ve yaratıcı sınıfa zorla iş yaptırmak işin doğasına aykırıdır.

Sanayi dönemi işçisine Henry Ford, “İş iştir. İşten zevk almanız gerekmez.” diyebilmişti. Haklıydı da, çünkü o dönemin şartları Henry Ford‘un tarif ettiği gibi bir iş ortamını gerektiriyordu: Çok sayıda niteliksiz insanı, bir disiplin altında çalıştırmak ve onlardan bu şartlarda verim almak gereken bir dönemdi.

Sanayi sonrası toplumunda ise yaratıcı bir fikir geliştiren ve bir diz üstü bilgisayarı olan genç bir girişimci, Facebook gibi bir ağ ekonomisi yaratabiliyor. Bu ağ ekonomisinin temelinde milyonlarca insanın gönüllü katılımı yatıyor. Kimsenin zorlamadığı, herkesin gönülden katkı verdiği bir sistem her geçen gün büyüyor.

İçinde yaşadığımız üretim ilişkilerinde gönüllülük kavramı, bir çok alanda çoktandır hayatımızda ve her geçen gün önemi artıyor. Mesela bir reklam ajansında çalışan bir metin yazarından zorla verim almak mümkün değildir. Aslında sadece yaratıcı sınıfa değil, devlet memuruna bile zorla iş yaptırmak mümkün değildir. (Yeni Nesil Şirketler Nasıl Olacak?)

Sahip oldukları bilgiyle ve yaratıcılıkla değer üreten insanların ruhlarını kimse satın almaz. Ancak onlar isterlerse, rıza gösterirlerse yani gönüllü olurlarsa gerçek anlamda kendilerini işe verirler ve değer üretirler.

Sanayi toplumunda çalışanların iş tariflerini yapmak, onları bu tarife göre kontrol etmek, işe başlama ve bitiş saatlerini saptamak çok kolaydı. Oysa bugün şirketlerde ne iş tariflerini eskisi gibi yapmak mümkündür ne de çalışanın yaptığı işi kontrol etmek. (Yöneticiniz Sizin Ne Yaptığınızı Biliyor Mu?)

Bir iş yerinde yöneticilerin ve çalışanların görevleri, hedeflenen sonuçları elde etmektir. Bunu yaparken hesap verebilecekleri ve sürdürülebilirlik ilkelerine uyacakları bir sorumluluk almaları gerekir.

Fakat sorumluluk almak asık suratlı bir ciddiyetle çalışmak anlamına gelmez. Bugünün iş yerleri insanların aynı zamanda eğlenebileceği yerler olmaya doğru gidiyor. ”Eğlenceli” derken sakın sonuçların ve hedeflerin ikinci planda kalacağı bir iş yerinden söz ettiğimi anlamayın lütfen. Aksine sonuç üretilmeyen bir iş yerine kimsenin gitmesine gerek yoktur zaten. Söylemek istediğim, bugünün koşullarında başarılı sonuçlar almak için eğlenceli bir iş ortamı yaratma konusunu artık ciddiye almamız gerektiğidir. (Alan Webber)

Bugünün zor ve rekabetçi ortamında, insanları hevesle çalıştırabilen şirketlerin başarılı olacaklarını; insanlara zorla iş yaptıran şirketlerin ise her geçen gün zayıflayacağını düşünüyorum.

Bugünün şirketlerinde çalışanların yaptıkları işi geliştirmeleri, bilgiyi paylaşmaları, takım çalışması yapmaları gerekiyor. Bu işlerin hiç biri zorla olacak işler değil. Bunlar ancak çalışanların istemesi halinde yani gönüllü olarak yapacakları işlerdir.

İnsanların gönülden çalışacakları şirketler ise onların ihtiyaçlarını anlayan, onlara değer veren ve onlara eğlenceli bir ortam sunan şirketler olacaktır. Çalışanlar ancak hevesle yaptıkları işlerde inisiyatif alırlar ve yaptıklarının hesabını vermeye razı olurlar. 

Başarılı insanlar, işlerine tutkuyla sarılan insanlardır. (Onlar Nasıl Para Kazandılar?) Coşkuları etraflarındakileri harekete geçirir. Etrafındakiler onların yarattığı pozitif enerjinin parçası olmak isterler.

Herkesin işini hevesle ve tutkuyla yaptığı bir şirket hayal edin. Sonuçlar ne muazzam olurdu kim bilir?

Mutluluk üzerine en çok araştırma yapan düşünürlerden birsi olan Mihaly Csikszentmihalyi, kardeşini gözlerken çok önemli bir saptamada bulundu: Profesör Csikszentmihalyi’nin kardeşi mineraller üzerine çalışıyordu. Bir gün kahvaltıdan hemen sonra eline bir kristal aldı ve mikroskobun başına geçerek incelemeye başladı. Bir süre sonra, çalıştığı odadaki gün ışığı azaldı,  kristalin içini görmekte zorlandığını fark etti ve “Her halde bir bulut güneşi kapattı.” diye düşünüp gökyüzüne baktığında  güneşin batmış olduğunu fark etti: Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuştu!

Csikszentmihalyi bu durumu, “insanın kendini akışa bırakması” olarak tanımlıyor. (Flow)

Csikszentmihalyi, insanların kendilerini bir işe ,zamanı unutacak kadar-,vermeleri için, bu  işin:

• Yeni bir şey tasarlamaya, keşfetmeye ve öğrenmeye fırsat tanıması,
• Kendi kişisel hedeflerinden daha büyük bir anlam içermesi,
• Kişiye hâkim olma/otonomi duygusu vermesi
• Kişinin kendisini değerli hissedeceği ve becerisini göstermesine imkan sağlaması

gerektiğini söylüyor.

Kendilerini yaptıkları işin akışına kaptıran insanların, bu işin her saniyesinden zevk aldıkları ya da her aşamasında çok eğlendikleri gibi bir çıkarım yapmak doğru olmaz. Aksine bu işlerin yapılması çok zor olabilir, ama yine de bu insanlar yaptıkları işten yoğun bir tatmin alırlar, çünkü her zorluğu aşmak onları hedefe bir adım daha yaklaştırır.

Csikszentmihalyi‘ye göre Akış, ruh ve bedenin bir bütün oluşturduğu, zaman ve mekan algısının bulanıklaştığı, çok özel bir şeyler yaratıldığı duygusunun hakim olduğu, müthiş bir içsel tatmin duyulan anlardır.

Daniel Pink, insanların “ işin kontrolünü ellerinde tutukları, yaptıkları işte ustalık kazandıkları ve çalıştıkları ortamda anlam buldukları” takdirde yaptıkları işe bağlandıklarını söylüyor.

Maalesef birçok işletme, çalışanlarda bu olumlu duyguları yaratamıyor. “Pazartesi sendromu” denen ruh durumu, negatif enerji yüklü bir ortama girme korkusundan başka bir şey değildir.

İnsanlar işe giderken patronlarına nasıl para kazandıracaklarını düşünmezler. “Daha iyi bir yaşam sürecek imkânlara kavuşmak, kendilerini geliştirmek, yeni insanlar tanımak, yeni deneyimler yaşamak, keyifli zaman geçirmek, kendilerini değerli ve başarılı hissetmek, hayatlarına bir anlam katmak ve yaptıklarıyla daha büyük bir anlamın parçası olmak” gibi nedenlerle giderler.

İnsanlar iş ortamda kişisel ilişkilerini geliştirmek ve sosyalleşmek isterler. Bir iş yerinde insanların sohbet etmeleri, eğlenmeleri “işi asmak” değildir. Aksine bugün birçok inovatif şirket,  çalışma mekânlarını bu tarz şirket içi buluşmaları teşvik edecek şekilde yeniden düzenliyor. Bir çok yeni nesil şirket geniş merdivenler, kafeler ve dinlenme alanları yaratıyor. Richard Branson (Virgin) “Bir binada çalışanların birbirlerini tanımaması ve o binada resmi bir havanın oluşması durumunda o şirketi daha küçük parçalara ayırma zamanı gelmiştir.” diyor.

Bugün çalışanların hemen tamamı – çalıştıkları pozisyonun piyasa ücreti kendilerine ödenmesi koşuluyla – yaptıkları işten bir anlam bulmayı, büyük bir anlamın parçası olmayı maddi ödüllerden çok daha değerli buluyor.

Bu nedenle her şirket yaptığı işi ,sadece ekonomik bir faaliyet olarak değil, insanlara yaptığı katkı olarak tarif edebilmeli ve böylelikle hem müşterilerinin hem çalışanlarının anlam arayışına cevap vermeye gayret etmelidir. Bir işi değerler kültürü üzerine inşa etmek samimiyet ve çaba gerektiriyor. Bütün denklemleri parasal değerler üzerine kurmak ise çok kolay ama sürdürülebilir bir yol değil.

Bir iş yerini, insanların her gün hevesle çalışacakları bir yer yapmak ve bu ortama yetenekli insanları çekmek, her liderin en önemli görevidir.

Fakat yöneticilerin çoğu sorumluluk alacak, sonuç üretecek yetenekli insanları bulamamaktan şikayet ederler.

“Yetenekli insanların” az olduğunu, bunları bulmanın zor olduğunu kabul ediyorum fakat yine de bir liderin görevi hem doğru insanları bulmak hem de  insanların içindeki “doğru” özellikleri de ortaya çıkarmaktır.  Bunlar birbirini destekleyen ve şirketin geleceğini belirleyen en konulardır.

Bill Gates‘e göre, “Bir şirketin değerinin neredeyse tamamını, o şirketin sahip olduğu yetenekli insanlar oluşturur.”

İçinde yaşadığımız dönemde şirketlerin, eski usul yönetim tarzı yerine insan ve değer odaklı bir yönetim anlayışını benimsemeleri gerekir: İnsanların işe severek gelecekleri,  hevesle çalışacakları bir şirkette hedeflere ulaşmak ve rekabet üstünlüğü yaratmak daha kolaydır. Bence bugün, bunun aksini yapmak yani insanları zorla, baskıyla çalıştırarak verim ve karlılık elde etmeye çalışmak daha zordur.

İçinde yaşadığımız şartlar esnek, zorlamanın olmadığı, neşeli,  pozitif bir havanın hüküm sürdüğü iş ortamları yaratmamızı gerektiriyor.  Çünkü bilgi çalışanlarının ve yaratıcı sınıfın gönüllü katkılarını alabilmek ancak bu koşulları sağlamakla mümkün olacak.

Bugün “iş yeri“ denince çalışanların ciddi kıyafetler giydikleri, ciddi konuşmalar yaptıkları, çok ciddi davrandıkları, asık suratlı, kurallara uymayanı cezalandıran, buyurgan kuruluşlar geliyor gözümüzün önüne. İşin aslı, bu tür şirketler halen çoğunlukta. Oysa bugün başarılı bir şirkette bunların hiç birinin olması gerekli değildir. Hatta bunlar olmazsa daha iyi olur. Bunların hepsi biçimsel unsurlardır ve maalesef artık yapılan işin niteliğine zarar verecek kadar bu çağın dışında kalmış adetlerdir. Ama bunların hepsi kısa zamanda değişecek. Göreceksiniz.

Bence içinde yaşadığımız zamanda, şirketimizi başarılı kılmak gibi son derece ciddi bir hedefi gerçekleştirmek için hiç olmadığı kadar esnek, rahat, neşeli ve eğlenceli bir çalışma ortamı yaratmaya ve bu ortamda gönüllülük anlayışını hakim kılmaya ihtiyacımız var.  Zorla güzellik devri çoktan tarih oldu.

 

www.temelaksoy.com

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Uzman Görüşü0 Yorum

Nokia’nın Hatasını Açıkladı

İstanbul’da konferans veren pazarlama gurusu Seth Godin, “Televizyon reklamcılığı yaratmadı, reklamcılık televizyonu yarattı” dedi. Nokia’nın hatasını açıklayan Godin, Apple’ın kendi kabilesini yarattığını belirtti.

Ünlü pazarlama gurusu Seth Godin, İstanbul’da düzenlenen bir konferasta konuşma yaptı.

Godin’in konuşmasından satır başları şöyle: “Sosyal medya Arap Baharı’na neden olmadı. Ancak etkisini katlanarak artırdı.

Pazarı değiştirmek önemli değil; önemli olan pazarın değiştiğini bilmek ve buna göre davranmak.

İnsanların hayatlarına dokunursanız size sadık kalırlar.

Nokia’nın yaptığı hata, insanların telefon hakkında konuşacaklarını hesaplayamamış olması.

Apple ise kendi kabilesini yarattı.

Televizyon reklamcılığı yaratmadı, reklamcılık televizyonu yarattı.

Pazarlamacılar olarak artık başarısızlıklarımızla gurur duymalıyız.

Artık kas gücü devri bitti, yürek gücü devri başladı.

Başkalarının yaptıklarını yapıp sürüye katılmayın, devir değişti. Mikrofonu alıp siz de bir şeyler söyleyin.

Kafanızın gerisinde durmadan başarısızlıktan bahseden sesi kapatın.”

 

Kaynak: Milliyet

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Uzman Görüşü0 Yorum

Boyner: Yüzyılın Tek Gerçeği Değişim

Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Hanzade Doğan Boyner, artık şirketlerin girişimci olmak zorunda olduklarını belirterek, “Girişimcilik bir kafa yapısı, ruh, karakter, kültür, büyük düşünebilme ve hayallere sınır koymamak, risk alabilmek ve işine tutkuyla bağlı olmak. Bu kavramlar yeni yüzyıldaki şirketlerin bulundurması gereken kavramlar” dedi.Genç Yönetici ve İşadamları Derneği’nin (GYİAD) “Genç Patronlar ile Sohbetler” söyleşisine katılan Boyner, artık teknoloji devriminin iliklere kadar hissedildiğini belirterek bunu hissetmeyenlerin de kısa sürede hissedeceğini söyledi.

Apple’ın dünyanın en büyük şirketi olduğunu, ancak dünyanın en büyük şirketi olma unvanının 1980′den beri 5 kez el değiştirdiğini dile getiren Boyner, şöyle devam etti:

“Yani ister ‘teknoloji devrimi’ deyin, ister ‘dijital çağ’ deyin, bizim yüzyılımızın değişmeyen tek gerçeği değişim. Değişim baş döndürücü derecede hızlı. 30 yıl çok kısa bir süre. 30 yılda dünyanın en büyük şirketi 5 kere değişti. Bunların dışında devler ligine çıkıp sonra kaybolan bir sürü şirket var. Çünkü bu yüzyılın değişmeyen gerçeği baş döndürücü hızda bir değişim ve değişimin altında yatan yıkıcı teknolojiler. Farkında olmadan yeni modeller, yeni teknolojiler gelip bizim dev zannettiklerimizi yok edebiliyor. Bizler kapitalizmin sorgulandığı, 50 yıllık dikta rejimlerinin yıkıldığı, yıkılmaz zannedilenlerin var olma savaşı vermeye başladığı bir devirde yaşıyoruz. 845 milyon facebook kullanıcısı var. 1 milyar PC var. İnternet reklam gelirleri birçok ülkede gazete reklam gelirlerini geçti, Türkiye’de 3. büyük mecra oldu. ABD’de e-ticaret toplam perakendenin yüzde 11′ine ulaştı.”

İnternet ve teknolojinin hep sanal bir şey olarak algılandığını kaydeden Boyner, ancak bu iki kavramın müzik, film, kitap, gazete, sağlık, televizyon, perakende, ulaşım gibi birçok reel sektörü değiştirdiğini ifade etti.

“ARTIK SINIRLAR KALIN DEĞİL İNCE, NET DEĞİL BULANIK”

Hangi sektörde faaliyet gösterilirse gösterilsin çağın tek gerçeği olan değişim ve teknolojiden etkilenmemenin mümkün olmadığını ifade eden Boyner, şunları söyledi:

“Google bir iletişim şirketi fakat araba sektörüne yatırım yapıyor, Microsoft bir yazılım şirketi ama cihaz üreticisi olmak istiyor. Artık sınırlar kalın değil ince, net değil bulanık, iş modelleri kalıcı değil değişken. Bizim neslimizin önündeki en büyük iddia bu değişime nasıl ayak uyduracağımız. Benim için olmazsa olmaz kavram yaratıcılık, kalıpların dışına çıkabilmek, tetikte olmak, esnek olmak ve girişimci ruh.

Artık şirketler girişimci olmak zorunda. Girişimcilik genelde kendi işini kuran bireyler için kullanılır ancak ben bunun biraz geride kaldığını düşünüyorum. Girişimcilik bir kafa yapısı, ruh, karakter, kültür, büyük düşünebilme ve hayallere sınır koymamak, risk alabilmek ve işine tutkuyla bağlı olmak. Bu kavramlar yeni yüzyıldaki şirketlerin bulundurması gereken kavramlar. Eğer yönetici olduğumuz şirkette bu girişimciliği yakalayabilirsek teknoloji devriminden doğan büyük fırsatları sürdürülebilir büyümeye çeviririz, aksi takdirde dalgalarda yok oluruz.”

 

Kaynak: Hürriyet

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Uzman Görüşü0 Yorum

Kariyer Koçluğu

Kariyer koçluğu doğru meslek seçimi, iş kurma ve terfi etme alanlarında yapılan bir çalışmadır. Öncelikle kişinin doğal yetenekleri, değerleri, zevkleri ve bilgisi doğrultusunda kendisine en uygun, mutlu ve başarılı olacağı işi bulmasını sağlar. Ömrümüzün üçte birini çalışarak geçireceğimizi düşünürsek, çalışmanın bir yük, bir mecburiyet olmaktan çıkarılıp; zevk ve tatmine dönüştürülmesi çok büyük bir anlam taşır.

Doğru seçimi zaten yapmış kişiler içinse kariyerini bir üst seviyeye taşıması, işini geliştirmesi, daha fazla para kazanması veya terfi etmesi için hedef odaklı ve planlı eylem çalışmaları yapılır.

Kariyer koçluğu lise öğrencilerinden başlayıp her yaş grubu için yapılabilecek bir çalışmadır. Emekli olmuş ama hala kendini mutlu edecek işi bulamamış ya da gerçekleştirememiş kişiler için bile kariyer koçluğu olumlu sonuçlar verir.

Kariyer Koçluğu Neler Sağlar?

Doğru meslek, doğru pozisyonun belirlenmesi

Daha fazla kazanç sağlanması

Sınırlarınızın ve olumsuzluklarınızın keşfi ve ortadan kaldırılması

Fırsatların farkına varılması, yaratıcılığın geliştirilmesi

Yeni hedef ve stratejilerin belirlenmesi

Yaşam dengesinin kurulması

İletişim becerilerinin artması

Hayatınızdaki enerji kaçaklarının farkına varılması

Zaman yönetiminin sağlanması

Koçluk Süreci:

Kariyer koçluğunu daha iyi anlamak ve tanışmak için ücretsiz bir ön görüşme

Karar verdikten sonra ilk seans 2 saat, daha sonrakiler haftada 1-1.5 saat olmak üzere başlayabilirsiniz.

İlk program 4 haftalıktır. Daha sonra koç ve koçluk alan kişinin ortak kararıyla devam süreci belirlenir.

Koçluk alan kişi muhakkak her seansta bir fayda sağlar ancak hedef söz konusu olduğunda minimum 12 seanslık bir çalışma yapılması uygundur.

 

www.arzubiyiklioglu.com

 

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Uzman Görüşü0 Yorum

Bazı Liderlerin Misyonları İşleridir

Bazılarına göre başarı sadece kendilerinin kazanması demektir. Onların kazanması için birilerinin kaybetmesi gerekir. Bu anlayış herkese yetecek kadar aş olmadığı kıtlık zamanlarından kalmıştır. Bize atalarımızdan mirastır.

Bazıları ise daha bol gönüllüdür. Başarı, sadece kendilerinin değil kendileriyle birlikte içinde yaşadığı topluluğun (toplum) da kazanmasıdır.

Kendi çıkarıyla birlikte “diğerinin çıkarını” da düşünen anlayış kuşkusuz daha “aydınlanmış” bir başarı anlayışıdır. 

Yankelovich bunun adına “Aydınlanmış Kişisel Çıkar” ismini veriyor. (Başka bir dünya mümkün.) Micheal Porter ve Mark R. KramerPaylaşılan değer” (shared value) kavramıyla, tam da bu anlayışa işaret ediyorlar. Üstelik Porter ve  Kramer yeni dönemde başarılı olmak için şirketlerin “paylaşılan değer yaratmak” zorunda olduklarını söylüyorlar.

Zamanın ruhu, liderliğe yeni bir bakış açısıyla bakmamızı zorunlu kılıyor. İçinde yaşadığımız sanayi sonrası dönemin liderlik anlayışı kesinlikle “aydınlanmış bir liderlik anlayışı” olmak zorunda. 

Yeni dönemde liderlik insanları yönetmekten bir hedefin peşinde koşmaktan daha fazlasını gerektiriyor. Bugünün başarı anlayışı liderin, herkes için anlamlı bir hayatı gerçekleştirmesi anlamına geliyor. 

Bu sebeple günümüz liderleri çevrelerindeki insanların potansiyellerini gerçekleştirmelerine yardım etme, onların içindeki “iyiyi” ortaya çıkarma misyonunu da üstenmek zorundalar. 

Liderler resmin bütününü görebilme, hedef saptayabilme, insanları iletişim güçleriyle etkileyebilme, adaletli davranabilme, zorluklarla baş edebilme güçleriyle diğer insanlara göre daha niteliklidirler. Bu yetenekleriyle daha saygın, daha popüler olurlar; maddi ve manevi güce kavuşurlar. 

Barack Obama‘nın yemin törenini yöneten vaiz Rick WarrenBir liderin kendisine sorması gereken en önemli sorunun nelere sahip olduğu değil, sahip olduklarıyla neler yaptığıdır.” demişti.

Ben misyon odaklı liderliğin bu soruda gizli olduğuna inanıyorum.

Peter Drucker’a göre liderlik ne ayrıcalıklar ne unvanlar ne güç ne de parayla ilgilidir. Liderliğin ilgili olduğu tek şey vardır, o da ”sorumluluktur.”

Drucker’ın işaret ettiği sorumluluk da, aynen vaiz Warren’in işaret etiği gibi misyon odaklı liderlikle ilgilidir. 

Gerçek liderlik, bir insanın profesyonel hayatında elde edeceği cilalı bir kariyer değil insan hayatının bütünü yönlendiren bir misyondur. Bu misyon hem kendimizi hem ait olduğumuz topluluğu (ve toplumu) daha ileriye götürme sorumluluğudur. Görevlerini ve sorumluluklarını böyle gören liderler, karakterleri ve eylemleriyle ilham verirler.   

Gerçek bir lider üstlendiği sorumluluğun bilinciyle hedefe ulaşmak için misyonuna tutkuyla sarılır. Etrafındakilere ilham vermesi sahip olduğu bu tutkuda gizlidir. Kendisinin ve çevresindekilerin daha iyiyi hak ettiğini ve bu hedefe ulaşmanın mümkün olduğunu gördüğü için heyecanlanır. Gelecek onun gözünde berraktır. Oraya varabilmek için herkesin göreve (misyona) sarılması ve yolculuğun kat edilmesi gerekir. İşini adeta kutsal bir misyon olarak görmek onu alçakgönüllülüğe, statükoları sorgulamaya,  başkalarının gitmediği yollardan gitmeye sevk eder. Sahip olduğu iyimserlik, hedefi kimsenin görmediği kadar berrak görmesinden ve bu hedefe varılabileceğine olan güçlü inancındandır. 

Kimi zaman bu tutkuları onları hırçınlaştırır. Kaynakların verimli kullanılmaması ya da zamanın boşa harcanması onları çileden çıkarabilir. Bu nedenle sert ve kırıcı olabilirler; ama hedeflerine kararlı bir tutkuyla bağlanmaları herkes için de bir şevk kaynağıdır. Bu liderler, kendilerine has kişilikleriyle en kritik durumlarda bile fark yaratabilirler.   

Siz etrafınızdaki liderleri değerlendirirken onların ne kadar havalı, ne kadar “cool” olduklarına bakmayın. Karizma denilen şey insanın afrasından tafrasından çok yarattığı etkidedir. Bu etki yüzeysel bir etki değil, işlerin ve sonuçların herkesin lehine gelişmesiyle ortaya çıkan farkın yarattığı etkidir.

Gandhi’ye herkes “baba” anlamına gelen “Bapu” diyordu. Hâlbuki o, bir çift takunya, bir peştamal ve gözlüklerinden başka hiçbir şeye sahip değildi. Serveti ya da hiddeti değil, misyonunun gücü, bu ufak tefek adamın bir dünya lideri olmasını sağladı. Misyonuna olan inancı, bu sakin ve mütevazı adamı yeryüzünün en zengin insanlardan daha güçlü kıldı.

Bütün dünya Gandhi’yi “Mahatma” ismiyle bilir. Mahatma  “Yüce Ruh” anlamına gelir. Gandhi haksızlıklarla mücadele etmek için şiddet içermeyen bir direnme yolunu seçmiş, hayatını uzlaşma ve barışa adamıştır.

Bu inançlarıyla Gandhi sadece İngiltere gibi güçlü bir ülkeyle değil, kendi toplumu içindeki binlerce yıllık kemikleşmiş geleneklerle karşı da mücadele vermiştir. Sadece hısımları değil, dünyanın en güçlü liderleri Gandhi’nin bu misyoner liderlik ruhunun önünde eğilmiştir.

Bazı liderler için yaptıkları iş, bir dava yani bir misyon gibidir. Onlar var olanla tatmin olmayan, hem kendileri hem içinde yaşadıkları toplum için daha iyisini isteyen insanlardır. Herkesten daha çok çalışmaları, daha iyi olana kavuşmanın tek yolunun işi ciddiye almak ve işe yoğunlaşmaktan geçtiğine inançlarındandır. 

Ben bugün vardığımız bilgi düzeyine rağmen şirketlerde yaşanan sorunların çoğunu “yönetimin aşırı, liderliğin ise az” olmasına bağlıyorum. Etkili liderlikle ilgili çok şey biliyoruz; tarihten edebiyata, sinemadan siyasete birçok alanda liderlik öğretileri açık bir şekilde karşımızda duruyor. Ancak kurumsal hayatta hala bir misyon üstelenen liderleri görmekte zorlanıyoruz. Bu tür liderler yok denecek kadar az. 

Halbuki herkes için değer üreten bir sistem kurabilmenin en sağlam yolu, liderin işini bir misyon olarak ele almasıdır. 

Ben misyonlarına içtenlikle bağlı liderlerin sadece kendi kuruluşlarını değil, dünyayı da  değiştirebilme güçlerine sahip olduklarını düşünüyorum.

 

www.temelaksoy.com

 

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Uzman Görüşü0 Yorum

Parası Olmayan Girişimcilere Destek Olacak

Herkes kendi işini kurmak ister… Türkiye iş fikri olup da buna kaynak bulamayan girişimcilerle dolu.

Birçok iş fikri yeterli sermaye bulunamadığı için proje aşamasından öteye geçemiyor. Bu soruna çare olabilecek ve girişimcilere sermaye desteği sağlayabilecek projelerin sayısı ise her geçen gün artıyor. KOSGEB ve kalkınma ajansları girişimcilere sermaye desteği sağlayan en önemli kurumların başını çekiyor. Son günlerde bu desteklere bir yenisi daha eklendi;Türkiye Melek Yatırımcılar Derneği…

Barrack Obama tarafından ABD’de gerçekleştirilen ve tüm dünyada sadece 265 girişimcinin davet edildiği Girişimciler Zirvesi’ne çağırılan Türk girişimcileren birisi olan Türkiye Melek Yatırımcılar Derneği Başkanı Baybars Altuntaş bu zirvede Obama’nın birebir görüştüğü tek girişimci olmuş. 2 hafta önceTürkiye Melek Yatırımcılar Derneği Başkanı seçilen Altuntaş’ın kariyeri ise birçok girişimciye örnek olacak türden…

Baybars Altuntaş ile girişimciliği, kendi hikayesini ve Melek Yatırımcılar Derneği’nin iş fikri olup da parası olmayanlara nasıl destek olacağını konuştuk…

- Dünyanın en önemli girişimcileri arasında yer adığınız kariyeriniz nasıl başladı?

Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce Öğretmenliği bölümünde okurken, franchise ile ilgili okuduğum bir makale ile başladı benim hikayem. O zamanlar her İngilizce Öğretmenliği öğrencisi gibi tercümanlık yaparak, seyahat acentelerinde çalışarak harçlığımı çıkarıyordum.

- Okuduğunuz makalede sizi etkileyen ve harekete geçiren ne oldu?

Haber, Avrupa’da giderek yaygınlaşan franchise modeli ile ilgiliydi. Konu çok ilgimi çekti ve yazıda görüşlerini belirten Avrupa Franchise Birliği Başkanı’nın telefonunu ve faks numarasını buldum. 25 kuruşa çektiğim bir faks ile kendisini franchise modeli ile ilgili bir seminer düzenlemesi için Türkiye’ye davet ettim. Davetimi kabul etti konferansı gerçekleştirdik. Sonra o beni Almanya’ya davet etti derken ben kendimi Ulusal Franchise Derneği’ni kurarken buldum

Tabii o zamanlar (90′ların başı) Türkiye’de franchise diye bir terim ve iş modeli henüz hayatımıza girmemişti. Mc Donald’s Türkiye’ye yeni geldiği ve önünde metrelerce kuyrukların oluştuğu zamanlardan bahsediyorum. Yazıyı okuduktan sonra kendi kendime şöyle düşündüm;

‘BAŞKA ŞUBEMİZ YOKTUR’ YAZISINDAN GURUR DUYARDIK

“ABD’den hamburgerci, kilometrelerce öteden gelmiş İstanbul’da şube açmış ve önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Bizim Bursa’daki kebapçı İstanbul’a gelemiyor, gelmek istemiyor. Amerikalı Mc Donald’s’ın sahibi ‘dünyada 5 bin tane şubem var ‘diye gurur duyuyor, bizim lahmacuncumuz kebapçımız, bozacımız da kasasının arkasına yazdığı ‘başka şubemiz yoktur’ diye gurur duyuyor.Birbirinden olabilediğince farklı bu iki anlayış beni çok düşündürdü.“

- O düşüncedeki temel yanlışlık neydi sizce?

90’larda girişimciler, bir ürün icat ettiklerinde bunun sırrını kimseye anlatmaz ve o işi çocuklarına bırakmak isterlerdi. Oysaki hiçbirisi çocuklarım bu işi yapabilecek mi, yapmak ister mi?’ diye hiç düşünmezlerdi. Üstelik işini çocuklarına bırakmak isteyen girişimcilerin çoğunun henüz çocuğu yoktu. Hatta bu görüşe sahip ve evli olmayanlar bile vardı.

Siz bu mantıkla hareket ederseniz yaptığınız işin taklitleri, benzerleri ürer. Ondan sonra taklitlerle uğraşmak için hukuki işlemlere para harcarsınız. Hem de taklitlerin sayısı arttığı için onlar gerçek gibi durur ben tek başıma sahte bile kalırım.

- Bu mantık artık değişmiştir herhalde?

Tabii ki. Artık girişimcilerimiz çok değişti. 90’lı yıllardaki mantıktan kurtulmaya başladık.

- Türkiye Franchise Derneği’ni nasıl kurdunuz?

Haberden etkilenerek 25 kuruşa çektiğim faksın ardından Alman Franchise Birliği Derneği Başkanı cevap vererek Türkiye’ye geldi ve ‘Batıdan Doğuya Marka Transferi’ başlıklı bir seminer gerçekleştirdik

O toplantıda sadece tercümanlık yapıyorken gazete ve dergilerde organizatör olarak adım çıkmış; “Baybars Altuntaş’ın önderliğinde Doğudan Batıya Marka Transferi…”

DERSTEN SONRA GENEL SEKRETERLİK

- Ama sadece tercümandınız…

O makaleyi okumadan önce ‘Franchise’ ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Alman Franchise Birliği Başkanı’nın davetimi kabul etmesinden sonra konuyla yakından ilgilenmeye başladım. Sonrasında Başkan beni Almanya’ya davet etti.

Almanya dönüşü konuya olan ilgiyi gördükten sonra Türkiye’nin ilk franchise derneği olan Ulusal Franchise Derneği’ni (UFRAD) kurdum. Derneğin kurulacağını duyan önemli işadamları derneğe kurucu üye olmak için başvurdular. Gördüğüm destek ve konuya olan ilginin sayesinde derneği çok hızlı bir şekilde kuruldu ve ben de o derneğin genel sekreteri oldum. Ama gelişmeler öyle hızlıydı ki, okuldaki derslerden sonra derneğe gelip genel sekreterlik görevimi icra ediyordum.

PARA DEĞİL İNSAN BİRİKTİRDİM

- Bu dönemlerin size nasıl bir katkısı oldu?

3 ay içerisinde hayatımın yönünü değiştiren bu olaylarda maddi olarak hiç bir kazancım olmadı. Ama benim o zamanlar yaptığım sosyal girişimcilikti. Benim genç girişimcilere en büyük tavsiyem önerim insan koleksiyoncusu olmalarıdır. Pul, kitap, çiçek, para biriktirenler var ama ben kariyerimin başından beri insan biriktiriyorum.

- İlk para kazandığınız işinizi nasıl kurdunuz?

Derneği kurduktan sonra çevremdeki insanların sayısı giderek artmayı başladı. 400 dolarlık birikimim vardı ve yurtta kalıyordum. O parayla Boğaziçi Üniversitesi’nin binalarını döner sermayeden kiralayarak Boğaziçi Üniversitesi sertifikalı İngilizce kursları açtım. Aynı zamanda da Türk Hava Yolları dışında hostes yetiştiren ilk ve ozamanlar tek eğitim kurumunu da ben açtım. Bütün bu işlere girişimcilik ruhum, çevremde biriktirdiğim insanlar ve kendime olan güvenimle girdim.

- Başarısız olmaktan korkmadınız mı hiç?

Sonuçta çok büyük param yoktu olan paramı da gözden çıkarabilirdim. Yurtta kalıyordum ve 559C’ye biletle binerek derse gidiyordum. Başarısız olsaydım yine bu şekilde devam edecektim. Cesaretim ve doğru iş fikri ile başarılı oldum ve birkaç sene sonra kendi aracımla okula gitmeye başladım. Yani girişimcilere en b,ir diğer tavsiyem ise girişimci olmak için kesinlikle paraya ihtiyaçları olmadığıdır. Başarılı olmak için iyi bir fikriniz ve o fikri paylaşabileceğiniz insanların olması yeterli.

GİRİŞİMCİLERE TAVSİYELER:

* Harekete geçmekten çekinmeyin

* Takipçi olun

*Başarısız olmaktan korkmayın

*İnsan kazanın. İnsan kazanırsanız para da kazanırsınız.

* İyi bir girişimcinin paraya ihtiyacı yoktur

* Girişimcilerin bilmesi gereken 3 rakam: 7, 24, 365

 

İNSAN KAZANIRSAN DAHA KOLAY PARA KAZANIRSIN

- Para kazanmanın yolu sizce insan tanımaktan mı geçiyor?

İnsan kazanmak benim kariyerimde ve hayatımda hep önceliğim oldu. Çünkü doğru insanları tanımak parayla olan bir şey değil. Parayla ancak ve ancak para kazanabilirsin, insan kazanamazsın. Ama insan kazanırsan, para kazanabilirsin, hayallerini gerçekleştirebilirsin. En iyi ressam da müzisyen de iş adamı da olmak isteseniz insanlar tanıyarak başarıya çok daha kolay ulaşabilirsiniz..

PARA OLMADAN GİRİŞİMCİLİK OLMAZ DİYE YANLIŞ BİR GÖRÜŞ VAR

Girişimcilikte para olmazsa olmaz diye yanlış bir olgu insanların beynine kazınmış. Benim annem ilkokul öğretmeni, babam emekli askerdi. Onlardan beş kuruş destek almadan 25 kuruşa faks çekerek başladım her şeye ve 400 dolara şu an sahip olduğum şirketi kurdum. Türkiye benim gibi birçok örnekle dolu. İyi bir girişimci olmanın parayla hiçbir alakası yok.

- Genç girişimcilere tavsiyeleriniz neler?

Ne olursa olsun doğru olduğuna inandıkları iş fikirleri varsa imkanlarını sonuna kadar zorlasınlar. Bütün fırsatları değerlendirsinler. Sonuçta fikir iyi olduğunda topu koşturacak adam da doğruysa o işin tutmaması diye bir şey olamaz.

ONLAR PAS GEÇTİ BEN FAKS GEÇTİM

Kendimi çok önemli bir örnek olarak görüyorum. Benim okuduğum ve sonrasında Almanya’ya faks çektiğim dergiyi yaklaşık 20 bin kişi okumuştur. Belki de 19 bin 999 kişi o haberi pas geçti. Ben faks geçtim.

Faksı geçtikten sonra, işi takip ettim. Bana hiç kimse ‘sende para var mı, sen kimlerdensin, sen ne cüretle Almanya Franchise Birliği Başkanı’na faks geçersin’ demedi. Baktılar ki fikir doğru topu koşturan adam da doğru, istekli de. Bu yüzden top sürerken kimse bir şey diyemedi.

BEN O LAFLARI ÇOK DUYDUM

-Türk girişimciler de kendine güven eksikliği var mı? Özellikle genç girişimciler başarısız olmaktan çekinebiliyor. Ne diyorsunuz?

Tam aksine öğrenci veya genç girişimciler daha çok destek görüyor. Kesinlikle gemç girişimci olmak bir avantaj olarak algılanıyor. Ben kendi kariyerim boyunca öğrenciyim dedikçe puan topladım. Anneler, babalar dayılar, kardeşler, ‘Sana mı kaldı o iş, sana bırakırlar mı’ bu lafları çok duydum. Ama bana kaldı. Ben gittim ve aldım daha doğrusu.

MELEK YATIRIMCILAR DERNEĞİNİ İLE İŞ FİKİRLERİNE DESTEK OLACAK

-Bundan sonra melek yatırımcılık modeli ile iş fikirleri olan girişimcilere destek olmayı düşünüyorsunuz. Peki Melek Yatırımcılar Derneği girişimcilere nasıl destek olacak?

Melek yatırımcılar Derneği fikri olan fakat parası olmayan girişimcilere ulaşmak için kuruldu. Franchising modelinin 20 yıldır nasıl geliştiğini ben biliyorum. Artık franchise açılacak nokta kalmadı. Dünyadan gelmesi gereken birçok marka Türkiye’ye geldi. Bu noktada artık yeni iş modellerinin geliştirilmesi gerekiyor. Bu da ortaklık kültürü olmalı.

Dünya ekonomisinde sermaye birikti. O sermayeyi fikri olanlara açmalıyız. Şimdi ise artık yeni bir kulvarın açılması gerekiyor. Bir tarafta iş fikri olan fakat parası olmayan girişimciler, diğer tarafta ise parası olan ve doğru yatırımlar yapmak isteyen yatırımcılar var. Özellikle son yaşanan krizin ardından dünyada sermaye birikti. Zenginin daha zengin olduğu bir dünya ortamında bu sermayeyi fikri olan üretimi ve istihdamı artıracak iş fikirlerine yönlendirmek gerekiyor. Bunun yolu da melek yatırımcılık sistemi.

- Melek yatırımcılık sistemi dünyada hangi konumda?

Bu sistemde ABD’de desteklenen 270 bin melek yatırımcı ve 26 milyar dolar sermaye, Avrupa’da 75 bin melek yatırımcı 4 milyar dolar sermaye bulunuyor. Bugün bırakın 26 milyar doları 3 milyar doları Yunanistan’a versek krizden çıkar. Dolayısıyla bu ekonomik düzen içerisinde bu kulvarı o kadar iyi organize etmeliyiz ki. Melek yatırımcılığın üssü Türkiye olsun. Bence Türkiye’de 2 kişiden birisinde girişimcilik ruhu var.

TÜRKLER DÜNYADAKİ EN GİRİŞİMCİ İKİNCİ MİLLET

Eski Amerikan Büyükelçisi James F. Jeffrey, bir girişimcilik toplantısında, Amerika’dan sonra Türkler dünyadaki ikinci girişimci millet demişti. Türk girişimciler kendine güvendiğinde tek kelime Almanca bilmeden Almanya’ya giderek 10 milyar euroluk bir iş hacmi oluşturabiliyor.

- Melek yatırımcılıkta girişimcilere sadece sermaye desteği mi sağlanıyor?

Melek yatırımcılıkta paradan daha önemli olan bence mentörlük. Girişimciler melek yatırımcının tecrübelerinden de faydalanmalı. Sadece para vererek bir ortaklık kurulduğunda bu iş hisse senedi alımı olur. Ama melek yatırımcılıkta altın kural hem parayı vereceksin hem de bilgi birikimini paylaşacaksın. Deneyimlerinizi işin nasıl yapılacağı nasıl pazarlar keşfedileceğini bulacaksın.

- Melek yatırımcıların destekledikleri projelerde en büyük öncelikleri neler oluyor?

Bu sorunun cevabı çok basit. Melek yatırımcılar iş fikrinden ziyade topu doğru koşturacak kişiyi ararlar. Topu doğru koşturacak adamı bulduklarında hem sermayelerini hem de tecrübelerini o kişiye ve projesine aktarırlar.

- Melek yatırımcılar hangi projeleri daha çok destekliyor?

Melek yatırımcılar Avrupa’da daha çok iş fikri aşamasında olan (Seed Funding) denilen fikirlere yatırım yapıyorlar. Fakat biz daha bu noktada değiliz. Öncelikli olarak destekleyeceğimiz projeler fikir aşamasından öteye geçmiş olmalı. Mutlaka numune olacak. Örneğin bir internet sitesi projesi ise tasarımı tamamlanmış yayın hayatına başlamış olmalı. Ama zamanlar bu sistem oturdukça işler hale geldikçe bu şekilde fikirler bulmak zorlaşacak. Ondan sonra bizde sadece fikir aşamasında yatırımlara(seed funding) yöneleceğiz. Ben 5 yıl sonrasında bahsediyorum. Bu aşamalardan Avrupa’da geçmiş hatta ABD bu aşamaya 10 yıl önce ulaşmış ve aşmış.

-Destek verdiğiniz öncelikli sektörler neler?

ABD ve AB ülkelerindeki melek yatırımcılara baktığımızda mobil teknolojileri ve IT sektörünün en fazla yatırım çeken sektörler arasında yer alıyor. Türkiye’deki melek yatırımcılar da ağırlıklı olarak bu sektörlerdeki yatırımlara destek verecektir. Ama biz her projeyi ayrı ayrı değerlendirdiğimiz için iyi projelerin geldiği tüm sektörlere destek oluruz.

- Projelere vereceğiiz sermaye desteğinin bir aralığı var mı?

Melek yatırımcılık sistemiyle kurulan işlerin aldıkları melek yatırım sermayesinin dünya ortalamasının şirket başı 100 bin dolar seviyelerinde. Bizimde destek vereceğimiz projeler, genellikle 10 bin ile 500 bin dolar arası yatırımlar olacak.

-İş fikri olanlar projelerini size nasıl ulaştıracaklar?

Kurumumuzun internet sitesinde yer alan bölümde projelerini yazarak bize gönderiyorlar. Gönderilen projeler bizin derneğimizin ortak havuzuna düşüyor. Temmuz ayı başından bu yana bize ulaşan proje sayısı bini geçti. Ben ve ekibim bu başvuruları tek tek inceliyoruz. Bir sivil toplum kuruluşunun vatandaşlarla yakından ilgilenmesi gerekiyor. Bu doğrultuda bize ulaşan bütün maiilere elimizden geldiğince cevap vermeye çalışıyoruz.

 

Kaynak: Hürriyet

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Uzman Görüşü0 Yorum