Arşiv | Röportaj

‘Onlar Pas Geçti Ben Faks Geçtim’

Herkes kendi işini kurmak ister… Türkiye iş fikri olup da buna kaynak bulamayan girişimcilerle dolu.

 

 

Birçok iş fikri yeterli sermaye bulunamadığı için proje aşamasından öteye geçemiyor. Bu soruna çare olabilecek ve girişimcilere sermaye desteği sağlayabilecek projelerin sayısı ise her geçen gün artıyor. KOSGEB ve kalkınma ajansları girişimcilere sermaye desteği sağlayan en önemli kurumların başını çekiyor. Son günlerde bu desteklere bir yenisi daha eklendi;Türkiye Melek Yatırımcılar Derneği…

 

Barrack Obama tarafından ABD’de gerçekleştirilen ve tüm dünyada sadece 265 girişimcinin davet edildiği Girişimciler Zirvesi’ne çağırılan Türk girişimcileren birisi olan Türkiye Melek Yatırımcılar Derneği Başkanı Baybars Altuntaş bu zirvede Obama’nın birebir görüştüğü tek girişimci olmuş. 2 hafta önceTürkiye Melek Yatırımcılar Derneği Başkanı seçilen Altuntaş’ın kariyeri ise birçok girişimciye örnek olacak türden…

 

Baybars Altuntaş ile girişimciliği, kendi hikayesini ve Melek Yatırımcılar Derneği’nin iş fikri olup da parası olmayanlara nasıl destek olacağını konuştuk…

 

- Dünyanın en önemli girişimcileri arasında yer adığınız kariyeriniz nasıl başladı?

 

Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce Öğretmenliği bölümünde okurken, franchise ile ilgili okuduğum bir makale ile başladı benim hikayem. O zamanlar her İngilizce Öğretmenliği öğrencisi gibi tercümanlık yaparak, seyahat acentelerinde çalışarak harçlığımı çıkarıyordum.

 

- Okuduğunuz makalede sizi etkileyen ve harekete geçiren ne oldu?

 

Haber, Avrupa’da giderek yaygınlaşan franchise modeli ile ilgiliydi. Konu çok ilgimi çekti ve yazıda görüşlerini belirten Avrupa Franchise Birliği Başkanı’nın telefonunu ve faks numarasını buldum. 25 kuruşa çektiğim bir faks ile kendisini franchise modeli ile ilgili bir seminer düzenlemesi için Türkiye’ye davet ettim. Davetimi kabul etti konferansı gerçekleştirdik. Sonra o beni Almanya’ya davet etti derken ben kendimi Ulusal Franchise Derneği’ni kurarken buldum

 

Tabii o zamanlar (90′ların başı) Türkiye’de franchise diye bir terim ve iş modeli henüz hayatımıza girmemişti. Mc Donald’s Türkiye’ye yeni geldiği ve önünde metrelerce kuyrukların oluştuğu zamanlardan bahsediyorum. Yazıyı okuduktan sonra kendi kendime şöyle düşündüm;

 

‘BAŞKA ŞUBEMİZ YOKTUR’ YAZISINDAN GURUR DUYARDIK

 

“ABD’den hamburgerci, kilometrelerce öteden gelmiş İstanbul’da şube açmış ve önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Bizim Bursa’daki kebapçı İstanbul’a gelemiyor, gelmek istemiyor. Amerikalı Mc Donald’s’ın sahibi ‘dünyada 5 bin tane şubem var ‘diye gurur duyuyor, bizim lahmacuncumuz kebapçımız, bozacımız da kasasının arkasına yazdığı ‘başka şubemiz yoktur’ diye gurur duyuyor.Birbirinden olabilediğince farklı bu iki anlayış beni çok düşündürdü.“

 

- O düşüncedeki temel yanlışlık neydi sizce?

 

90’larda girişimciler, bir ürün icat ettiklerinde bunun sırrını kimseye anlatmaz ve o işi çocuklarına bırakmak isterlerdi. Oysaki hiçbirisi çocuklarım bu işi yapabilecek mi, yapmak ister mi?’ diye hiç düşünmezlerdi. Üstelik işini çocuklarına bırakmak isteyen girişimcilerin çoğunun henüz çocuğu yoktu. Hatta bu görüşe sahip ve evli olmayanlar bile vardı.

 

Siz bu mantıkla hareket ederseniz yaptığınız işin taklitleri, benzerleri ürer. Ondan sonra taklitlerle uğraşmak için hukuki işlemlere para harcarsınız. Hem de taklitlerin sayısı arttığı için onlar gerçek gibi durur ben tek başıma sahte bile kalırım.

 

- Bu mantık artık değişmiştir herhalde?

 

Tabii ki. Artık girişimcilerimiz çok değişti. 90’lı yıllardaki mantıktan kurtulmaya başladık.

 

- Türkiye Franchise Derneği’ni nasıl kurdunuz?

 

Haberden etkilenerek 25 kuruşa çektiğim faksın ardından Alman Franchise Birliği Derneği Başkanı cevap vererek Türkiye’ye geldi ve ‘Batıdan Doğuya Marka Transferi’ başlıklı bir seminer gerçekleştirdik

 

O toplantıda sadece tercümanlık yapıyorken gazete ve dergilerde organizatör olarak adım çıkmış; “Baybars Altuntaş’ın önderliğinde Doğudan Batıya Marka Transferi…”

 

DERSTEN SONRA GENEL SEKRETERLİK

 

- Ama sadece tercümandınız…

 

O makaleyi okumadan önce ‘Franchise’ ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Alman Franchise Birliği Başkanı’nın davetimi kabul etmesinden sonra konuyla yakından ilgilenmeye başladım. Sonrasında Başkan beni Almanya’ya davet etti.

 

Almanya dönüşü konuya olan ilgiyi gördükten sonra Türkiye’nin ilk franchise derneği olan Ulusal Franchise Derneği’ni (UFRAD) kurdum. Derneğin kurulacağını duyan önemli işadamları derneğe kurucu üye olmak için başvurdular. Gördüğüm destek ve konuya olan ilginin sayesinde derneği çok hızlı bir şekilde kuruldu ve ben de o derneğin genel sekreteri oldum. Ama gelişmeler öyle hızlıydı ki, okuldaki derslerden sonra derneğe gelip genel sekreterlik görevimi icra ediyordum.

 

PARA DEĞİL İNSAN BİRİKTİRDİM

 

– Bu dönemlerin size nasıl bir katkısı oldu?

 

3 ay içerisinde hayatımın yönünü değiştiren bu olaylarda maddi olarak hiç bir kazancım olmadı. Ama benim o zamanlar yaptığım sosyal girişimcilikti. Benim genç girişimcilere en büyük tavsiyem önerim insan koleksiyoncusu olmalarıdır. Pul, kitap, çiçek, para biriktirenler var ama ben kariyerimin başından beri insan biriktiriyorum.

 

- İlk para kazandığınız işinizi nasıl kurdunuz?

 

Derneği kurduktan sonra çevremdeki insanların sayısı giderek artmayı başladı. 400 dolarlık birikimim vardı ve yurtta kalıyordum. O parayla Boğaziçi Üniversitesi’nin binalarını döner sermayeden kiralayarak Boğaziçi Üniversitesi sertifikalı İngilizce kursları açtım. Aynı zamanda da Türk Hava Yolları dışında hostes yetiştiren ilk ve ozamanlar tek eğitim kurumunu da ben açtım. Bütün bu işlere girişimcilik ruhum, çevremde biriktirdiğim insanlar ve kendime olan güvenimle girdim.

 

- Başarısız olmaktan korkmadınız mı hiç?

 

Sonuçta çok büyük param yoktu olan paramı da gözden çıkarabilirdim. Yurtta kalıyordum ve 559C’ye biletle binerek derse gidiyordum. Başarısız olsaydım yine bu şekilde devam edecektim. Cesaretim ve doğru iş fikri ile başarılı oldum ve birkaç sene sonra kendi aracımla okula gitmeye başladım. Yani girişimcilere bir diğer tavsiyem ise girişimci olmak için kesinlikle paraya ihtiyaçları olmadığıdır. Başarılı olmak için iyi bir fikriniz ve o fikri paylaşabileceğiniz insanların olması yeterli.

 

GİRİŞİMCİLERE TAVSİYELER:

 

* Harekete geçmekten çekinmeyin

* Takipçi olun

*Başarısız olmaktan korkmayın

*İnsan kazanın. İnsan kazanırsanız para da kazanırsınız.

* İyi bir girişimcinin paraya ihtiyacı yoktur

* Girişimcilerin bilmesi gereken 3 rakam: 7, 24, 365

İNSAN KAZANIRSAN DAHA KOLAY PARA KAZANIRSIN

 

- Para kazanmanın yolu sizce insan tanımaktan mı geçiyor?

 

İnsan kazanmak benim kariyerimde ve hayatımda hep önceliğim oldu. Çünkü doğru insanları tanımak parayla olan bir şey değil. Parayla ancak ve ancak para kazanabilirsin, insan kazanamazsın. Ama insan kazanırsan, para kazanabilirsin, hayallerini gerçekleştirebilirsin. En iyi ressam da müzisyen de iş adamı da olmak isteseniz insanlar tanıyarak başarıya çok daha kolay ulaşabilirsiniz..

 

PARA OLMADAN GİRİŞİMCİLİK OLMAZ DİYE YANLIŞ BİR GÖRÜŞ VAR

 

Girişimcilikte para olmazsa olmaz diye yanlış bir olgu insanların beynine kazınmış. Benim annem ilkokul öğretmeni, babam emekli askerdi. Onlardan beş kuruş destek almadan 25 kuruşa faks çekerek başladım her şeye ve 400 dolara şu an sahip olduğum şirketi kurdum. Türkiye benim gibi birçok örnekle dolu. İyi bir girişimci olmanın parayla hiçbir alakası yok.

 

- Genç girişimcilere tavsiyeleriniz neler?

 

Ne olursa olsun doğru olduğuna inandıkları iş fikirleri varsa imkanlarını sonuna kadar zorlasınlar. Bütün fırsatları değerlendirsinler. Sonuçta fikir iyi olduğunda topu koşturacak adam da doğruysa o işin tutmaması diye bir şey olamaz.

 

ONLAR PAS GEÇTİ BEN FAKS GEÇTİM

 

Kendimi çok önemli bir örnek olarak görüyorum. Benim okuduğum ve sonrasında Almanya’ya faks çektiğim dergiyi yaklaşık 20 bin kişi okumuştur. Belki de 19 bin 999 kişi o haberi pas geçti. Ben faks geçtim.

Faksı geçtikten sonra, işi takip ettim. Bana hiç kimse ‘sende para var mı, sen kimlerdensin, sen ne cüretle Almanya Franchise Birliği Başkanı’na faks geçersin’ demedi. Baktılar ki fikir doğru topu koşturan adam da doğru, istekli de. Bu yüzden top sürerken kimse bir şey diyemedi.

 

BEN O LAFLARI ÇOK DUYDUM

 

-Türk girişimciler de kendine güven eksikliği var mı? Özellikle genç girişimciler başarısız olmaktan çekinebiliyor. Ne diyorsunuz?

 

Tam aksine öğrenci veya genç girişimciler daha çok destek görüyor. Kesinlikle gemç girişimci olmak bir avantaj olarak algılanıyor. Ben kendi kariyerim boyunca öğrenciyim dedikçe puan topladım. Anneler, babalar dayılar, kardeşler, ‘Sana mı kaldı o iş, sana bırakırlar mı’ bu lafları çok duydum. Ama bana kaldı. Ben gittim ve aldım daha doğrusu.

 

MELEK YATIRIMCILAR DERNEĞİNİ İLE İŞ FİKİRLERİNE DESTEK OLACAK

 

-Bundan sonra melek yatırımcılık modeli ile iş fikirleri olan girişimcilere destek olmayı düşünüyorsunuz. Peki Melek Yatırımcılar Derneği girişimcilere nasıl destek olacak?

 

Melek yatırımcılar Derneği fikri olan fakat parası olmayan girişimcilere ulaşmak için kuruldu. Franchising modelinin 20 yıldır nasıl geliştiğini ben biliyorum. Artık franchise açılacak nokta kalmadı. Dünyadan gelmesi gereken birçok marka Türkiye’ye geldi. Bu noktada artık yeni iş modellerinin geliştirilmesi gerekiyor. Bu da ortaklık kültürü olmalı.

Dünya ekonomisinde sermaye birikti. O sermayeyi fikri olanlara açmalıyız. Şimdi ise artık yeni bir kulvarın açılması gerekiyor. Bir tarafta iş fikri olan fakat parası olmayan girişimciler, diğer tarafta ise parası olan ve doğru yatırımlar yapmak isteyen yatırımcılar var. Özellikle son yaşanan krizin ardından dünyada sermaye birikti. Zenginin daha zengin olduğu bir dünya ortamında bu sermayeyi fikri olan üretimi ve istihdamı artıracak iş fikirlerine yönlendirmek gerekiyor. Bunun yolu da melek yatırımcılık sistemi.

 

- Melek yatırımcılık sistemi dünyada hangi konumda?

 

Bu sistemde ABD’de desteklenen 270 bin melek yatırımcı ve 26 milyar dolar sermaye, Avrupa’da 75 bin melek yatırımcı 4 milyar dolar sermaye bulunuyor. Bugün bırakın 26 milyar doları 3 milyar doları Yunanistan’a versek krizden çıkar. Dolayısıyla bu ekonomik düzen içerisinde bu kulvarı o kadar iyi organize etmeliyiz ki. Melek yatırımcılığın üssü Türkiye olsun. Bence Türkiye’de 2 kişiden birisinde girişimcilik ruhu var.

 

TÜRKLER DÜNYADAKİ EN GİRİŞİMCİ İKİNCİ MİLLET

 

Eski Amerikan Büyükelçisi James F. Jeffrey, bir girişimcilik toplantısında, Amerika’dan sonra Türkler dünyadaki ikinci girişimci millet demişti. Türk girişimciler kendine güvendiğinde tek kelime Almanca bilmeden Almanya’ya giderek 10 milyar euroluk bir iş hacmi oluşturabiliyor.

 

- Melek yatırımcılıkta girişimcilere sadece sermaye desteği mi sağlanıyor?

 

Melek yatırımcılıkta paradan daha önemli olan bence mentörlük. Girişimciler melek yatırımcının tecrübelerinden de faydalanmalı. Sadece para vererek bir ortaklık kurulduğunda bu iş hisse senedi alımı olur. Ama melek yatırımcılıkta altın kural hem parayı vereceksin hem de bilgi birikimini paylaşacaksın. Deneyimlerinizi işin nasıl yapılacağı nasıl pazarlar keşfedileceğini bulacaksın.

 

- Melek yatırımcıların destekledikleri projelerde en büyük öncelikleri neler oluyor?

 

Bu sorunun cevabı çok basit. Melek yatırımcılar iş fikrinden ziyade topu doğru koşturacak kişiyi ararlar. Topu doğru koşturacak adamı bulduklarında hem sermayelerini hem de tecrübelerini o kişiye ve projesine aktarırlar.

 

- Melek yatırımcılar hangi projeleri daha çok destekliyor?

 

Melek yatırımcılar Avrupa’da daha çok iş fikri aşamasında olan (Seed Funding) denilen fikirlere yatırım yapıyorlar. Fakat biz daha bu noktada değiliz. Öncelikli olarak destekleyeceğimiz projeler fikir aşamasından öteye geçmiş olmalı. Mutlaka numune olacak. Örneğin bir internet sitesi projesi ise tasarımı tamamlanmış yayın hayatına başlamış olmalı. Ama zamanlar bu sistem oturdukça işler hale geldikçe bu şekilde fikirler bulmak zorlaşacak. Ondan sonra bizde sadece fikir aşamasında yatırımlara(seed funding) yöneleceğiz. Ben 5 yıl sonrasında bahsediyorum. Bu aşamalardan Avrupa’da geçmiş hatta ABD bu aşamaya 10 yıl önce ulaşmış ve aşmış.

 

-Destek verdiğiniz öncelikli sektörler neler?

 

ABD ve AB ülkelerindeki melek yatırımcılara baktığımızda mobil teknolojileri ve IT sektörünün en fazla yatırım çeken sektörler arasında yer alıyor. Türkiye’deki melek yatırımcılar da ağırlıklı olarak bu sektörlerdeki yatırımlara destek verecektir. Ama biz her projeyi ayrı ayrı değerlendirdiğimiz için iyi projelerin geldiği tüm sektörlere destek oluruz.

 

- Projelere vereceğiiz sermaye desteğinin bir aralığı var mı?

 

Melek yatırımcılık sistemiyle kurulan işlerin aldıkları melek yatırım sermayesinin dünya ortalamasının şirket başı 100 bin dolar seviyelerinde. Bizimde destek vereceğimiz projeler, genellikle 10 bin ile 500 bin dolar arası yatırımlar olacak.

 

-İş fikri olanlar projelerini size nasıl ulaştıracaklar?

 

Kurumumuzun internet sitesinde yer alan bölümde projelerini yazarak bize gönderiyorlar. Gönderilen projeler bizin derneğimizin ortak havuzuna düşüyor. Temmuz ayı başından bu yana bize ulaşan proje sayısı bini geçti. Ben ve ekibim bu başvuruları tek tek inceliyoruz. Bir sivil toplum kuruluşunun vatandaşlarla yakından ilgilenmesi gerekiyor. Bu doğrultuda bize ulaşan bütün maiilere elimizden geldiğince cevap vermeye çalışıyoruz.

 

 

Kaynak: Hürriyet/ Hüseyin Koyuncuoğlu

Kategori Röportaj0 Yorum

“Bazıları belden aşağı vuruyor ama bilinçli tüketici yutmuyor”

Mudo Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Taviloğlu, “Korun üzerindeyiz, bir üflemeyle patlayacağız” diyerek Mudo’nun büyüme potansiyelini anlatıyor. Çevre ülkelere açılmakta erken davranmadıkları için kendilerini şanslı sayıyor. Bazı markaların agresif kampanyalarla bel altı vurduğunu söyleyen Taviloğlu, “Ama tüketici bilinçli, yutmuyor” diyor.

‘TÜRK perakende sektörünün duayeni’ gibi bir klişeyle başlamak istemiyorum bu yazıya. Ama 46 yılı geride bırakan Mudo’nun patronu Mustafa Taviloğlu’nu tanımlamak da kolay değil! Biraz iş, çoğunlukla da yaşamını konuştuğumuz bu söyleşiyi Bebek’te yapmakla hata ettiğimi kısa sürede anlıyorum. Ne ekran yüzleri ne sanatçılar ne de siyasiler; kimse onun kadar popüler değil bu sokaklarda. Hangi mekana oturursanız ilk 30 dakika Mustafa Bey’in selamlaşmasıyla geçiyor. 

 Tam bir deniz tutkunu. Aslında baba işi denizciliğe meraklıymış ama annesinin, “Denizcinin parası bol, karısı duldur” sözüyle hayatı bambaşka bir yönde akmış. En yakın arkadaşı Doğan Gürün’le Fitaş Pasajı’nda isimlerinin ilk iki harfini yan yana getirerek, 12 metrekarelik ilk Mudo’yu açmışlar. Sonraki yıllarda Taviloğlu, yalnız devam etse de Mudo ismini korumuş.

-  2011 yılı için hedefleriniz nedir?
*  2010 yılını 285 milyon TL ciro ile kapattık. 2011’de yüzde 25 büyüyüp 350 milyon TL’yi göreceğiz. Bu yılın yarısına kadar 9 Mudo City, 6 Mudo Marina, 3 Mudo, 2 Mudo Concept açıp 120 mağazaya çıkacağız. Fark yaratmayan hiçbir işe girişmiyoruz.
-  Perakende sektöründeki  değişimin size etkileri?

*  15 yıldır Zara ile yan yana rekabet ediyorum. H&M geldi, bizim işlerimiz arttı. Türkiye’de 3-5 oyuncu varken de Mudo Mudo’ydu, şimdi yüzlerce oyuncu varken de Mudo’yuz. Bunun için Türk halkına teşekkür ediyorum. Müşteri artık ne verirsen almıyor. Ne yaptığının çok farkında, çok bilinçli. Hiçbir şeyi yutmuyor. Fiyatı yüksek yazıp çok indirmekle indirim olmuyor. Bedava versen kefeni kim alır? Bazıları agresif kampanyalar yapıyor, belden aşağı vuruyor. Çoğu aldatmaca!

Çevreye yayılmayan şanslı
-  Kazakistan’la yurtdışı açıldınız. Nasıl gidiyor?
*  6 ayda beklediğimiz iş hacmi 25-30 günde gerçekleşti. Dünyadaki değerimizin ne olduğunu iyice anladık. Aslında bir korun üzerinde oturuyoruz. Biri üflese yanardağ gibi patlayacağız.
-  Büyük fırsat gibi görünen çevre ülkeler karıştı. Erken davranmadığınıza memnun musunuz?
*  Bizim mahçup olmaya tahammülümüz yok. Geride 46 sene var; maceraya öyle kolay atılamıyoruz. Ayrıca hiçbir şey de kaçmıyor. Çevre ülkelerdeki gelişmelere bakıyorum da… O ülkelere açılmak için acele etmeyenler şanslı durumda.

GÜNE BAŞLARKEN
Gazeteleri yatakta okurum
-  Sabahları 8 gibi kalkıyorum.
-  Geç yatıyorum. Haberleri dinlemeden ve günlük işlerimi yapmadan yatmam.
-  Gece mutlu yatmaya bakıyorum. Nasıl yatarsan öyle kalkarsın aslında.
-  En önemli şey uyku. Allah kimseyi uykusuz bırakmasın.
-  Yataktan inmeden sıcak suyumu içiyor ve 2-3 gazete okuyorum.
-  Sabahları mutlaka yürüyüş yaparım.
-  İşe geliş saatim hiç belli olmuyor.

KARİYER
Teyp satıldı, Mudo’ya sermaye oldu
-  Çocukken kaptan olmak isterdim.
-  İlk paramı 9-10 yaşında manavda çalışarak kazandım. Sonradan öğrendim ki o parayı dedem vermiş.
-  Sinemada gazoz sattım. 11 yaşında balık tutar satardım.
-  Hayatım boyunca para isteyemedim ben.
-  Doğan Gürün yakın arkadaşımdı. Onun durumu iyiydi. Benim param yetmezdi, üniversitedeyken de mecburen hep çalıştım. Amerikan pazarından mal alır satardım.
-  İstanbul’dan ayrılan Amerikalılar’ın eşyalarını satardım.
-  Sonra Fitaş Pasajı açılırken, sahibi bir dükkan önerdi. Doğan’ı ortak aldım, teybimi satıp, babaannemin verdiği Trabzon bileziğiyle sermaye yaptım.
-  Plak, parfüm, vs satıyorduk. Doğan iki yıl sonra ayrıldı. Onu kazada kaybettik ama ismi Mudo’yla yaşıyor

BESLENME
Akşamları davetlerde kaçırıyorum
-  10 senedir uyanır uyanmaz geceden içinde ceviz bekleyen ılık suyu içerim.
-  Kahvaltıda eskiden en fazla beyaz peynir, domates, ekmek yerdim. Tereyağ hiç yemem. Birkaç aydır ekmeği de azalttım. Müsli yemeye dikkat ediyorum. Karışık meyve suyu içerim.
-  Öğlenleri dışardan diyet yemekler aldırtıyorum bazen.
-  Gündüz yediklerime dikkat ediyorum. Ne oluyorsa gittiğim davetlerde oluyor. Akşamları kaçırıyorum.
-  Son senelerde evde et yemiyoruz. Balık yemeye dikkat ediyorum. İşim gücüm sebzeyle.
-  Şaraptan anlar derler benim için ama ben kötüsünü tanırım.

OTOMOBİL
Arabalarıma tutuluyorum
-  Benim her şeyim eskidir. Teknem 27 yıllık. Öbür teknem 10 yıllık.
-  1986 model bir Jaguarım var. Türkiye’ye gelen ilk ithal Jaguar’lardan. Öylece duruyor. Jaguar’cılar kilometresine inanamıyorlar.
-  Bir tane Lincoln’üm var. 1993 model galiba. Tam hatırlamıyorum yılını.
-  Değiştiremiyorum ben; tutuluyorum arabalarıma.
-  Araba eskiden kullanırdım ama artık vaktimi arabada başka türlü değerlendiriyorum. Kullanma merakım da kalmadı.

TOPLANTI
Konuyu fazlasıyla dağıtıyorum
-  Resmi toplantı sevmiyorum.
-  Uzun toplantılara hiç dayanamıyorum.
-  Kısa olacak. Neyse mevzu o konuşulacak. Konu dağılmayacak.
-  Ben kendim konuyu o kadar çok dağıtırım ki. Fazla doluyum ondan oluyor.
-  Aynı şeylerin sürekli konuşulması ve sürekli tekrar etmesi de beni sıkar.
-  Yeni şeyler söylemelisin. 
-  Bir hadis var “İki günün müsavi (aynı) geçerse zarardasın!” Ne kadar doğru.

MEKAN
Beni kazıklamayacaksın arkadaş
-  En çok sevdiğim, karşılığını veren yerlerdir. Beni aldatmayan, beni anlayan yerleri seviyorum.  50 yıldır piyasadayım. Buna o saygıyı gösteren yerlere gidiyorum.
-  Bir kez hayal kırıklığı yaşasam bir daha gitmiyorum. Kazıklamayacaksın arkadaş!
-  Kimsenin sokağa atacak parası yok. Hesabı ödeyip kalkarken aklım kalmayacak. Ben Mudo’da buna dikkat ediyorum. Kendim müşteri olduğumda da bunu beklerim.
-  Bir mekan özenli olacak. Özenli olursa her şeyi iyidir.

SPOR
Boğaz’da yürümek şans
-  Her gün en az bir saat yürüyorum.
-  Nerde olursam olayım, haftanın 5 günü gayret ediyorum. 
-  Boğaz’da yürümek şans. Onun gibisi yok!
-  Ben Boğaz’da doğdum, büyüdüm. Çok yüzmüşlüğüm var bu akıntıda. Küçükken yüzücüydüm. Su topunda İstanbul üçüncülüğüm var mesela.
-  Yürüyemediğim zamanlar 1-1.5 saat yüzerim.

HOBİ
Gözden korkarım
-  Deniz en büyük hobim. Ben denizin üstünde doğdum. 
-  5 yaşında bir sandalım vardı; ‘tomtom’ adında. 5 yaşında kürek çekmeye başladım. Aynı yaşlarda evin önünden kamışla balık tuttum.
-  Kaç yaşında yüzme öğrendim bilmiyorum.
-  Babamlar 5’i erkek 6 kardeşlermiş. Dedem onları hiçbir zaman kapıdan ikişerli bile çıkartmazmış. Biz gözden çok korkarız.
-  Dua etmeden kalkmam, dua etmeden bir işe başlamam. O yüzden çok tablom var ama söylemem. Fakat uygun bir müze projesi düşünüyorum.

TATİL
Karıma sözümü tuttum
-  Ben denizi, denizin kenarını, üzerindeki tekneyi, içindeki balığı, her şeyini çok severim.
-  30-40 sene sonra bir teknem oldu.
-  5-6 yıldır yazı  teknede çalışarak geçiriyorum.
-  Eşimi ilk tanıdığımda ona ‘her yıl kayak’ sözü vermiştim. Sözümü hep tuttum.
-  Lüset kayakta hep ustaydı; ben sonra öğrendim.

Hürriyet Gazetesi – Demet Cengiz BİLGİN röportajı

Kategori Röportaj0 Yorum

Marka yaratın satın alalım

Çeyrek asırlık Türkiye geçmişi bulunan P&G’nin Yönetim Kurulu Başkanı Saffet Karpat, son beş yılda marka olma bilincinin geliştiğini söyledi. Karpat’ın markalaşma aşamasındaki firmalara da bir mesajı var: Türkiye’de Efes, Beko gibi dünya çapında bir marka yaratılırsa neden ilgilenmeyelim.

Dünya genelinde 80 milyarlık cirosu olan tüketici ürünleri devi Procter & Gamble bugün Türkiye’de 24 seneyi devirdi. Alo, Pantene, Orkid, Prima, Blendax, İpana, Gillette gibi markaların üreticisi olan P&G, en eski uluslararası yatırımcılardan biri. İşte bu yüzden, şirketin değişimlere getirdiği yorum önemli. 1987′de Mintax’ı alarak Türkiye’ye girmesinin üzerinden geçen çeyrek asır, ihracatın özel izinle yapılabildiği günlerden bugün ihracatla güçlenen yarım milyar dolarlık yatırım, binden fazla direk, 6 bin dolaylı istihdam ile bölgenin yönetim merkezi olmak P&G’yi Türkiye’de söz sahibi yapıyor. 200 ülkede ürünleri satılan P&G, 2003′te Alman kozmetik devi Wella’yı bünyesine kattı, 2005 yılında ise 57 milyar dolara Gilette’i satın alarak Braun, Oral B, Duracell, Mach3 gibi markaların da sahibi oldu. Türkiye, İsrail, Orta Asya ve Kafkasya Yönetim Kurulu Başkanı Saffet Karpat’la satın alma stratejilerini masaya yatırdık, Türkiye’deki değişimleri, beklentilerini konuştuk. Karpat, Türkiye’de marka yaratmak alanında son 5 yıldaki büyük değişimlere dikkat çekerek, “En önemlisi artık marka olmanın önemini anladık… Eğer böyle bir marka olursa neden ilgilenmeyelim?” diyor.

 Bugün Türkiye’deki yerel markalarla ilgilenen yabancılar var. Siz de Türkiye maceranıza böyle başlamıştınız. P&G yerel marka satın almaya nasıl bakıyor?
Satın almalarda şirketin dünya çapında olmasına ve önemli markalar barındırmasına önem veriyoruz. Mesela Gillette ile beraber 5 büyük marka geldi. En az 100 ülkede satılan ürünler bunlar. Şirketin satın alma politikası var olan işindeki sinerjiyi artıracak, kendi bildiği, ileri götürebileceği işlere girmek… Bugün 24 tane 1 milyar doları geçen, 18 tanede yarım milyar doları geçen markamız var. Bir pazara özgü yerel marka alıp o pazarda büyümek gibi bir stratejimiz yok. Türkiye’de de dünya çapında bir marka olursa neden ilgilenmeyelim?

 Biz pek başarılı olamadık bu konuda…
Evet, Türkiye’nin geçmişine baktığımız zaman bölgesel ve dünya çapında marka yaratma açısından çok başarılı değil. Ama şöyle çarpıcı bir şey var: Son 5-10 yılda bu trend değişiyor. Herkes bunun önemini anlamaya başladı. Arçelik, Beko , Efes artık global birer marka oldular. P&G’nin 25- 30 markası dünyanın 200 ülkesinde satılıyor. Lider marka yaratmak istiyor P&G. Lider marka yaratınca daha başarılı olacağımıza inanıyorum.

 Avrupa hâlâ krizin yaralarını sarmaya uğraşıyor. Bir yandan sizin bölgelerde de istikrarsızlık yaşandı. P&G’nin global operasyonları nasıl etkilendi? Krizin etkisinden sıyrıldı mı şirket?
Bugün P&G’nin 80 milyar dolara yaklaşan cirosu var,yılda yaklaşık yüzde 3 büyüyor. 2008- 2009′daki krizin etkisi azaldı ama Avrupa büyümesi çok düşük. Dolayısıyla bizi de etkiliyor. 2010′da dünya çapında toparlanma başladı ama hiçbir zaman batı ülkelerinde yüzde 10 büyümez. Asıl büyüme alanı, içinde Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan pazarlar. Meksika, Hindistan,Çin, Rusya, Brezilya,Türkiye gibi pazarlar en önemli yatırım odaklarından.

 Ortadoğu bölgesindeki olaylar operasyonları nasıl etkiledi?
Olaylar dünya çapında dengeleri zorladı. Kritik olaylar, petrol fiyatlarını etkilemeye başladı. Maliyetler konusunda ciddi yükselmeler var. 2011′de de bunun süreceğini düşünüyoruz. Gelişmekte olan pazarlardaki dinamizm, hammadde fiyatlarının yükselmesi dünya ekonomisini etkiliyor. Bu noktada şirketlerin sürekli verimliliğe odaklanması, maliyetlerini düşürücü noktalara bakması gerekiyor. Mısır’da personelimiz zarar görmedi.

Kaynak: Sabah Gazetesi

Kategori Röportaj0 Yorum

İK’nın yok olması söz konusu değil

Unilever Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Cem Tarık Yüksel’den İnsan Kaynakları’nın geleceğine dair öngörüler…

-Hızla değişim gösteren iş dünyası, 7/24 çalışma şartları, anlık değişen finansal pozisyonlar, çok hızlı kopyalanabilen bilgi ve teknoloji, giderek kısalan ürün ve hizmet ömürleri, global bazda her noktadan rakipler, web devrimi sayesinde demokratikleşen bilgiye herkesin ulaşımı ile hızlanan ve farklılaşan innovasyon, farklı bir çalışan profilini gerektirecek.

- Esnek çalışma şartları arayan, yaptığı işin nedeni ve manasını çok daha fazla sorgulayan, teknoloji kullanımı yüksek, aynı anda birden fazla işle uğraşabilen, topluma karşı sorumlukları konusunda yüksek değerlere sahip bugünün rekabetçi Y kuşağının bir ileri kademesi Gen Net veya Gen Z diyeceğimiz dijital doğumlular iş hayatına girdikçe, İK’nın işi daha da zorlaşacak.

- Geleceğin en önemli farklılaştırıcı unsuru insan olacağı için, insan kaynaklarının yok olması söz konusu olmayacak. Bugünün rutin işlemleri anlamında özlük işleri bazlı belli prosesler İK’nın dışına çıkacak. Ancak bu yeni yetenekleri nasıl hızla geliştireceği konusunda, yetenek gelişimi grupları önem kazanacak.

- Doğru işe alım prosesleri giderek daha fazla uğraşılan konular olacak.

- Hızlı değişim beklentisi içindeki çalışanlar ile işin gereklilikleri arasındaki denge, İK için bir diğer zorlayıcı unsur olacak.

- Şirket vatandaşlığı kavramını oluşturabilmek açısından, İK, çalışanların değer sistemleri ile şirketinkileri paralel hale getirmekte daha fazla rol oynayacak.

- Daha bağımsızlaşan çalışanlar arasında öncelik çatışmalarını ve hedef paralelliğini sağlayabilecek fonksiyon yine öncelikler konusunda objektif olan İK olacak. Bu sayede İK kendi dönüşümünü sağlayıp, yardımcı bir destek ünitesi olmaktan çıkarak gerçek bir iş ortağı haline gelecek. Tabii ki bu değişimi öngörüp, bunu şekilendirmeye çalışmak şartıyla.

 Kaynak: yenibiris.com

http://www.yenibiris.com/KariyerKilavuzu/Oku.aspx?ArticleID=9316

Kategori Röportaj0 Yorum

Türkiye lojistiğin hızına yetişebilmeli

Yirmi yıl çalıştığı Almanya Çoban Tur-Boltaş’tan Türkiye ofisine İşletme Direktörü olarak geçen Rıfat Çiçek, lojistik sektörünü değerlendirirken Almanya’daki deneyimlerini de anlattı.

Lojistiğin geleceğinin parlak olduğunu herkes kabul ediyor. Türkiye dışarıdan bakıldığında nasıl görünüyor?
Aslında, Türkiye’nin Lojistik perspektifi ilk bakışta oldukça parlak. Coğrafik konumu, son yıllardaki ekonomik gelişmeler sayesinde hızla anlam kazanıyor. Ancak sektörümüz bu hıza ayak uyduramıyor diye düşünüyorum. Örnek olarak birkaç yıl sonrasını düşünelim.

Avrupa Lojistik gelişimlerini ölçek alarak 2015 için Türkiye Ekonomik ve Lojistik öngörülerini analiz edersek, açığın ne kadar ciddi olacağı anlaşılabilir. Günümüzde önemli yatırımlar ve geniş kapsamlı çalışmalar başlatılmış olsa da, Türkiye’nin gelişme hızına oranla yeterli olup olmayacağı büyük bir soru işareti. Artık Türkiye bir lojistik ülkesi olduğunun farkına varıp, lojistikte dünyaya örnek teşkil edebilecek bir vizyonuna sahip olmalı!

EN ÖNEMLİSİ EĞİTİM 

Sektörle ilgili nitelikli elemanyetiştiren kurumların sayısı artıyor. Ne diyorsunuz?
Günümüzde yaklaşık 46 adet Lojistik Fakültesi var. Büyük kısmı son on yıl içinde faaliyete geçti. Mevcut programlar çoğunluğun karşılayamayacağı derecede pahalı kalıyor. Bildiğim şirketlerin genel ortalaması ancak %2-3 oranlarında Lojistik Fakültesi mezunu çalıştırıyor, bunun üstünde fakülte mezunu çalışanı olan yok. Çalışanların çoğu ilgisiz bölümlerden mezun. Kimileri İngilizce bile konuşamıyor.

Yeni mezunlara ne oranda yer veriyorsunuz?           
Şirketimizin %80’i, mezuniyetinden sonra şirketimizde işe başlayıp yetiştirdiğimiz personel… İK ayağında kalite yönetim çalışmalarımız eşliğinde eğitim süreçleri ve gelişim planları güncellenmekte.

Çoban Tur-Boltaş’a gelince… İstihdam planları var mı?
Evet. Birçok bölümde stratejik olarak ekipleri güçlendiriyoruz. Özelikle Satış, İhracat ve İthalat, Operasyon bölümleri için uzman ve uzman yardımcıları alınacak.              

SIRADIŞI SORULAR

Mülakat sorularında farklılıklar var mı? Genelde sizin şirketinizde neler sorulur adaylara? 
Orta boyutlu bir aile şirketi olarak, aramıza katılan tüm arkadaşların iş ortamımıza uyum sağlayabilecek olmasına önem veririz. Başvuranlar beklenmedik sorular ile karşılaşabilirler. Örneğin,  ‘Hangi diziyi izlersiniz?’. Bunun dışında genel mesleki bilgilerini ölçmek adına bazı sıra dışı sorular sorulur.  Verilen cevapların satır aralarından ne mesajlar çıkartılabilir konusunda da fikir yürütmemiz gerekiyor.               

İstihdamda en fazla nerede sıkıntı yaşanıyor?       
Operasyon uzmanı kadrosu için yabancı dil bilen (İngilizcenin yanı sıra Almanca) personel bulmakta sıkıntı yaşayabiliyoruz. Ayrıca prensip olarak tüm pozisyonlarda uzun soluklu iş birliklerini tercih ediyoruz. Bu tercih, seçenekleri oldukça daraltırken, isabetli seçimi yapmak adına fazla sayıda görüşme yapmamıza neden oluyor.             

Özgeçmişlerde ilk nereye bakarsınız?        
Öncelikle tahsil ve mezuniyet. Yanı sıra yabancı dil durumu. Uzman personel alımlarında özellikle dikkat ettiğimiz noktalar geçmişinde istikrarlı çalışmaların bulunması, deneyimi ve nerede çalışıldığıdır.       

Almanya’da şifreli karne dili var              

“Türk kültüründe kimse birbiri hakkında kötü bir şey söylemez” sözü üzerinden referans kontrolüne inanıyor musunuz?              
Kısmen evet. Hem bu sadece Türk kültürüne ait bir özellik değil. Örneğin Almanya’da işten ayrılma durumunda çalışma karnesi verilir ve bu karnenin yasal olarak çalışanın geleceğine herhangi engel teşkil etmeyecek şekilde yazılmış olması gerekir. Çare olarak işverenler kendi şifreli karne dilini oluşturdu. Eğer referans alma ihtiyacı duyuyorsak, bunun mutlaka sözlü olarak alınmasını tercih ediyoruz. Bu konuşmada seçkin sorular ile daha açıklayıcı cevaplar almamızı mümkün kılıyor.      

Her insanın çok iyi yapabildiği en az bir yeteneği vardır. Getirdiği belgelerin dışında, kendisini çok iyi analiz edip frekansı yakalamaya, marifetlerinin ne yönde olduğunu anlamaya  çalışıyoruz. Hangi konularda özel duyarlılıkları olduğunu, ne kadar hırslı olduğunu, bilime ilgi duyup duymadığını, strese dayanıklılığını anlamaya çalışırız.

 Yenibiris.com- Asuman KORUGAN

Kategori Röportaj0 Yorum

Çalışanın kumaşı Mey İçki’ye uymalı

2.1 milyar dolarlık Mey İçki’nin CEO’su Galip Yorgancıoğlu şirketin ilk çalışanı. Yorgancıoğlu, “Şirket kuruldu, attılar beni Nurol Plaza’nın 17. katına. Bu şirket orada doğdu” diyor. Mey’de bugün 1000 kişi çalışıyor.

 Türkiye’nin aralarında Yeni Rakı’nın da bulunduğu birçok markanın sahibi lider alkollü içki üreticisi Mey İçki geçen haftalarda 2.1 milyar dolara dünyanın en büyük alkollü içki üreticisi İngiliz Diaego’nun oldu. 2003 sonunda 292 milyon dolar karşılığında özelleştirilen Tekel’in alkollü içki bölümünü satın alarak faaliyete geçen Mey İçki, 2007’de toplam 900 milyon dolara Amerikalı yatırım fonu TPG (Texas Pacific Group) ve özel sermaye şirketi Actera’ya satılmıştı. Rakamlar Mey İçki’nin sekiz yılda değerini 7’ye katladığını gösteriyor. Bu başarıda kuşkusuz en büyük pay Mey İçki CEO’su (İcra Kurulu Başkanı) Galip Yorgancıoğlu’nun. Şirketin yeni sahibi de, eskileri gibi imzayı atarken Yorgancıoğlu ve ekibinden vazgeçmedi. Yani yeni dönemde yönetimde bir değişiklik yok.

Işıklar hiç sönmez’
Yorgancıoğlu’na göre şirketin başarısı tek kelimeyle ‘1000 kişilik çok iyi bir ekip’ olmasından geliyor. “Burada birbirine sevgiyle, saygıyla sarılan tutkulu bir ekip var” diyen Yorgancıoğlu şu örneği veriyor:

“Bundan dört sene önce şirketin değerleriyle ilgili araştırma yaptırdık. Çalışanlara soruldu şirketin değerleri olarak neleri görüyorlar diye. Şimdi her şirkette ekip vardır ama bizde şirketin önemli değerlerinden biri tutkulu ekip olma çıktı.”
“Ne demek tutkulu ekip olmak? Para almadan mesaiye mi kalıyorlar” diye soruyorum ve şu yanıtı alıyorum:

“O bir şey değil, bizde ışıklar sönmez. Sabaha kadar çalışır insanlar. Yaptığımız işi sevmek, saygı duymak çok önemli. Yardımlaşma çok önemli bizde. Burada iş dünyasındaki birçok şirkette olduğu gibi herkesin birbirinin ayağını kaydırmaya çalışması gibi işler yoktur. Bu şirkette ikinci bir değer, hedeflere kilitlenmek çıktı. Çünkü bu şirket aynı zamanda performans odaklı bir şirket. Performans odaklı olduğunuz zaman ne oluyor, bir şekilde iyi bir ekip olmak zorundasınız. Herkesin bildiği bir hedef var ve onun gerçekleşmesi için herkes hedefe kilitlenmiş durumda ve bakıyorlar en önemli şey insan, ekip, arkadaşlık, ekipdaşlık.”

Mey İçki’de kaptan köşkünde Yorgancıoğlu dahil dokuz kişilik İcra Kurulu var. Bu ekibin büyük kısmı 2004’te Mey İçki’nin kuruluşunda Yorgancıoğlu ile birlikte gelmiş ve yedi yıldır da birlikteler.

Yorgancıoğlu o günleri “Bu şirkette sicil numaram 1. Bordroyu aldığınız zaman sicil numarası yazar ya, benim numaram dokuz tane 0, ardından 1. İlk elemanım. Şirket kuruldu, attılar beni 17. kata Nurol Plaza’da. Bu şirket orada doğdu, hiç kimse yoktu. Telefon, faks hiçbir şey yoktu. Sekreter, bilgisayar zaten yoktu” diye anlatıyor.

‘Üç yıllık plan yaparız”
Daha sonra Mey İçki, özelleştirme ihalesini kazanınca hızlı bir yapılanma başlamış. Tekel’de bulunmayan finans, satış, pazarlama, IT, insan kaynakları gibi bölümler kurulmuş. Yorgancıoğlu bu görevlere, hızlı tüketilen mamullerde uluslararası şirketlerde başarısını kanıtlamış, eskiden tanıdığı ya da birlikte çalıştığı kişileri getirebildiği için şanslı olduğunu söylüyor. Aşağıya doğru örgütlenme de bu mantıkta devam etmiş.

Mey İçki de uzun vadeli stratejiler üçer yıllık belirleniyor. “Mesela biz bu sene 2012-2013 ve 2014’ün stretejisini belirleyeceğiz” diyen Yorgancıoğlu’na yönelttiğim “Sizinki sürpriz vergi artışlarının, tüketimi kısıtlamaya yönelik önlemlerin geldiği bir işkolu. Uzun vadeli stratejiyi nasıl yapıyorsunuz? Hiç beklenmedik bir vergi artışı gelince kendinizi nasıl hissediyorsunuz” sorusuna şu yanıtı alıyorum:

“Kötü hissediyoruz tabii o zaman kendimizi. Düşünün 31 Aralık 2009’de yüzde 10 vergi artışı olmuş. Arkadan 10 ay sonra yüzde 20 gibi yüksek oranlı bir vergi artışı gelmiş. Tabii zıplıyorsunuz havaya. Enflasyon yüzde 6, bir senede yüzde 30 vergi artışı olursa zıplamaz mısınız havaya, tabii ki zıplıyorsunuz ama öte yandan da bu planı ve bütçeyi yapmak zorundasınız. Bundan sonra vergi artışı falan beklemiyoruz. Artık hiçbir şey beklemiyoruz. TAPDK bir sürü kısıtlayıcı düzenlemeler yaptı. Sektör olarak onların hepsine dava açtık. Onların da zaten büyük bir kısmını geri alabileceğimize inanıyoruz. Ama esas yoğunluk, detaylı plan birinci yılda. İkinci, üçüncü yıl o kadar detaylı yapmıyoruz bilinmezliklerden dolayı.”

‘Büyümede agresiflik Diaego ile devam edecek’
Mey İçki İcra Kurulu Başkanı Galip Yorgancıoğlu, direktörlerin altındaki 55 müdürün işe giriş mülakatını da yapıyor. Yorgancıoğlu “Hepsi benim onayımdan geçiyor. Bir de ürün müdürlerini görüyorum. Ürün müdürleri de nereden bakarsanız bir 10-15 kişi vardır. Ürün müdürleri çok önemli ve bu nedenle onları da görüyorum” diyor.
Yorgancıoğlu’na göre Mey İçki’de çalışmak kolay değil. “Bizim oluşturduğumuz kültüre uyması şart” diyen Yorgancıoğlu şunları söylüyor:

“Kumaş da çok önemli. Mey İçki’de çalışmak kolay değil. Mutlaka hızlı tüketilen mamullerde ciddi bir tecrübe olması gerekiyor, hem de bu sisteme uygun bir kumaşınız olması gerekiyor. Yani bu ekibe ayak uyduracak, yardımlaşan, tamamen hedefe kilitlenen, performans odaklı, kalite odaklı, müşteri odaklı, insan olması da çok önemli. Sadece konusunda çok tecrübeli ve başarılı olması yetmez. Mey İçki’ye uygun kumaşı da olması gerekiyor ki bu takımın içinde sırıtmasın.”

Yorgancıoğlu, Mey İçki’ye ilk günden beri çok agresif bir vizyon koyduğunu belirterek şunları söylüyor:
“Vizyonumuz şuydu: Bir tarafta Türkiye’de bulunduğumuz kategorilerde liderliğimizi devam ettirip, diğer bir yandan da özellikle rakı kategorisinde ciddi bir dünya oyuncusu olmak istiyorduk. Bence o tarafa doğru ilerliyoruz. Diaego’nun dünyanın her tarafında dağıtım ağı var. Biz bir türlü Rusya’ya giremiyoruz. Diaego sayesinde Rusya’ya girebileceğimizi düşünüyorum. Mevcut olduğumuz yerlerde çok daha güçlü kuvvetli satış ağımızın olacağını düşünüyorum. Mesela ABD’de varız ama istediğimiz güçte değiliz şu anda. Diaego’nun, Yeni Rakı’yı bir dünya markası yapma vizyonumuza katkısı olacağını düşünüyorum. Zaten şu anda bu satınalmadan sonra herkesin bildiği, bahsettiği bir şirket haline geldik.”
“Tüketiciyi iyi anladık, hep inovasyon yaptık”

Yorgancıoğlu’nun anlattıklarından Mey İçki’nin başarısında inovasyonun önemli payı olduğu ortaya çıkıyor. Tekel’in alkollü içkiler bölümünün Mey’e dönüşme yolculuğunda hep ilkler görülüyor. Bir kamu kuruluşuyken çok sınırlı bir ürün gamına sahip olan şirkette alkollü içki olarak bugün neredeyse yok yok. Tekirdağ Altın Seri adıyla ilk kez meşe fıçılarda eskitilen rakı, Cumhuriyet öncesi Türkiye’nin İzmir sakızlı rakısı hep ilklerden.
 
Bu arada şarap departmanı da baştan aşağı yenilenmiş. Önce bir Fransız, sonra da Kaliforniyalı bir önologla çalışılmış. Buzbağ yenilenmiş, ortaya Kayra markası çıkarılmış. Votkaların, likörlerin hepsi yenilenmiş, yenileri piyasaya çıkartılmış. Tekel’in Binboğa votkası ihracatta kolaylık olsun diye isim değiştirip Binboa olmuş. Taze anasonlu, kurutulmuş üzümden yapılan rakılar hep yeni dönemin ürünleri. Votkanın da içine kan portakal, kırmızı elma, satsuma girmiş. Yorgancıoğlu “Tüketiciyi iyi dinledik, anladık, hep inovasyon yaptık. İnovasyon yapmaya da devam edeceğiz” diyor.

“Burada her şey tüketiciyi anlamaktan geçiyor” diyen Galip Yorgancıoğlu’na göre tüketicinin ne istediğini anlayamayan şirketin başarılı olma şansı yok. Bu nedenle de Mey hem kantitatif hem de kalitatif yüzlerce anket, araştırma yapıyor. Bunlar arasında hem birebir saatler harcanarak hem de daha kısa formlarla yapılan anketler var. Ancak yeni ürün sadece tüketicinin isteğine göre piyasaya çıkartılmıyor. İstek şirkette değerlendiriliyor, o pazarın büyüme imkânı olup olmadığına da bakılıyor. Eğer iş finansal olarak anlamlı ise düğmeye basılıyor.

Radikal Gazetesi – Ruhi Sanyer

Kategori Röportaj0 Yorum