Arşiv | Serbest Kürsü

İşletmelerde Stres ve Stres Yönetimi

İşletmelerde Stres ve Stres Yönetimi

Stres bireyin içinde bulunduğu çevre ve iş koşullarının onu etkilemesi sonucunda vücudunda özel biyo-kimyasal salgıların oluşarak mevcut koşullara uyum için zihinsel ve bedensel olarak harekete geçmesi durumuna verilen addır” (Eren: 2000a). En geniş anlamıyla ise stres, “bireyler üzerinde etki yapan ve onların davranışlarını, iş verimini, başka insanlarla ilişkilerini etkileyen bir kavramdır” (Eren:2000b). Strese neden olan birtakım olayların olduğu gibi, stresin insanlar üzerinde yol açtığı bir takım etkilerde bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi iş yaşamı üzerindeki etkidir. Bu etki sonucunda çalışanın kuruma yabancılaşması, ürün ve/veya hizmet yoğunluğunun azalması ve kalitesinin düşmesi söz konusudur. Bireyin iş çevresi ile ilgili stres kaynakları arasında, kişiye taşıyabileceğinden daha fazla işin yüklenmesi, sürekli aynı işte çalışma, teknolojik gelişmelere ayak uydurmaya çalışmak, yetkisinden daha fazla sorumluluk yüklenmesi, beklediği kariyer hedefine ulaşamaması yer almaktadır. Ayrıca bir diğer önemli stres kaynağı ekonomik faktörlerdir.

Nitekim klasik yönetim teorisini oluşturan düşüncelerde çalışanın ekonomik rasyonelliğine dikkat çekilmektedir (Middlemist:2007). Klasik yönetim teorisine göre insanlar ekonomik edinimler doğrultusunda motive olurlar. Bu görüş ekseninde motive olmuş bireyin stres yaşama olasılığı ise oldukça düşüktür. Ayrıca ekonomik edinimler çerçevesinde motive olmuş bireyin işini ve çalıştığı işletmeyi benimsemesi kaçınılmazdır. İş çevresi ile ilgili stres kaynaklarından belki de en önemlisi işini kaybetme korkusudur. Yarın ne olacağını kestiremeyen, her an işten çıkarılma korkusu yaşayan bireyin, stres yaşamamasının ve verimli olabilmesinin mümkün olmadığını bilimsel araştırmalar ortaya koyuyor. Bu bilimsel araştırmalar anksiyeteye neden olan etkenlerin başında gelecek ile ilgili endişelerin yer aldığında birleşmekte.

Kriz ve stres ilişkisi

Küresel bir krizin yaşandığı günümüzde gelecek ile ilgili kaygılar hat safhada seyretmekte. Her gün yeni işten çıkarımların, ücretsiz ve süresiz izinlerin yaşandığı böyle bir dönemde, stres yönetiminin önemi daha da artmaktadır. Eğer anksiyete’yi ortaya çıkaran çeşitli etkenlerin başında iş çevresinin yarattığı stres geliyorsa ve bu türden bir stres işletmenin bütününde hâkim ise olası bir kriz kaçınılmazdır. Çünkü sağlıksız ve başarısız bir stres yönetiminin malum sonucu krizdir ya da aniden gelişen bir krizin başarısız yönetimi stresi beraberinde getirecektir. Kriz dönemindeki başarısız yönetim stres döneminde de devam ederse entropi kaçınılmazdır. Örgütsel anlamda krizin kısa bir tanımını yapmak gerekirse, “örgütün amaçlarını ve varlığını tehdit eden, risk önleyici önlemlerini yetersiz kılabilecek nitelikte ani tepkisini gerektiren, beklenmedik ve hızlı değişikliklerin hâkim olduğu planlama, karar mekanizmalarını olumsuz bir biçimde sekteye uğratan gerilimli durum olarak değerlendirilebilir” (Baydaş ve diğerleri:2004).

İşletmeleri kriz aşamasında etkileyen iç ve dış faktörler vardır. İç faktörler yöneticiler, çalışanlar ve organizasyon yapısı ile ilgilidir. Başarılı veya başarısız stres yönetimleri de bu iç faktörler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Stres dönemlerini en az zarar ile atlatmanın tek yolu başarılı bir stres yönetimidir. Bu safhada ise profesyonel ve günümüz yöneticisinde olması gereken özellikleri taşıyan yöneticilerin etkisi oldukça artmakta. Bu yöneticiler “bilgili, etkin iletişim yeteneğine sahip, duygusal olgunluğa erişmiş, objektif, kararlarında ve ilişkilerinde açık, sezgileri güçlü, işletmeye bağlı bireyler olmalıdır” (Eren: 1993).

İşletmelerde stresi ortadan kaldırmak adına neler yapılabilir?

Stresi ortadan kaldırmak adına fiziksel koşulların iyileştirilmesi, kariyer planlamasının ve yönetiminin yapılması, işbirliğine dayalı destekçi bir ortamın oluşturulması, iş zenginleştirme, rol analizinin yapılması ve örgütsel ilişkilerin belirginleştirilmesi, eğitim ve iyileştirme programlarının uygulanması gerekmektedir. Ayrıca kişiler arası ilişkileri geliştirme, stresi ortadan kaldırmak adına önemli bir adımdır. Stresli durumlar beşeri ilişkilerden kaynaklanıyor olsa da, bu kişilerle tartışabilmek, çözüm için bir anahtar olabilir. Tartışmalar sırasında “sen” dilini kullanmadan “ben”li cümlelerle sorumluluğu üzerine almak iletişimi ve ilişkiyi güçlendirebilir. “Sen beni anlamak istemiyorsun” yerine “kendimi yeterince anlatamadığımı düşünüyorum” daha yapıcı bir tutum olacaktır.

Ayrıca iş yerinde stresi azaltmak için çalışanlarında uygulaması gereken bir dizi yöntem vardır. Bunlar; yaşamın bütününde stres nedenlerini yok etmek, yaşanan stresin seviyesini azaltmak, altından kalkılamayacak işi üstlenmemek, hedefler belirlemek ve belirlenen hedeflere ulaşabilmek adına planlar yapmak, süreleri kısaltılmış sık dinlenme molaları vermek, problemlerden kaçmayarak, üzerine gitmek, eksikliklere odaklanıp vakit kaybetmek yerine, sahip olunanlara odaklanmak, iş ve ev dengesi sağlayarak rol çatışmalarına fırsat vermemek, önce kendisine daha sonra ise iş arkadaşlarına güvenmek ve sorumluluk paylaşımı yapmak, İlişki sorunlarını iletişimi artırma yoluyla aşmak, toplantılarda harcanan zamanı azaltarak iş dışı desteklerden yararlanmak (Progresif Muskuler Relaksasyon, nefes egzersizleri), kişisel ve sosyal yaşama nitelik kazandırmak adına imajinasyon teknikleri (gevşeme, doğru nefes alıp verme, pozitif düşünce gücü ve olumsuz düşünceyi yakalama, NLP, sportif faaliyetler ve psikolojik tedaviler) geliştirmek olarak sıralanabilir.

Stresle başa çıkmanın kısa, orta ve uzun vadeli amaçları şunlardır; (Güney:2001)

Kısa vadeli amaçlar

Stresin yapısını, nedenlerini ve neden olduğu etkilerini öğrenmek,

Stresle daha etkili olarak başa çıkabilmek adına gerekli kural ve yöntemleri öğrenmek.

Orta vadeli amaçlar

Çalışana ve organizasyona zarar verici stres nedenlerini öğrenmek,

Stresin uyarıcı belirtilerini önceden saptamak,

Stresi önleyici etkili bir yaşam stili geliştirmek,

Olumlu stres kaynaklarını algılamak,

Duygusal ve bedensel stres tepkilerini kontrol altına almak,

Gerektiği durumlarda stresi harekete geçirmek,

Stresin artmasına yapısal olarak engel olmak.

Uzun vadeli amaçlar

Yüksek düzeyde huzuru sağlamak,

Sağlıklı ve düzenli yaşamak,

Yaşamdan tat almaya çalışmak,

Yüksek seviyede verimlilik elde etmek,

Yetenekleri geliştirme imkânı hazırlamak ve sağlamak.

Dünya Sağlık Örgütü 1992 yılındaki raporunda “İş stresi dünya çapında epidemi haline geldi” söylemiyle durumun vahametini gözler önüne serdi. Ayrıca Birleşmiş Milletler (BM)’in 1992 yılı raporunda “20.yy ‘ın hastalığı” olarak nitelendirilen iş stresinin organizasyona ağır yükleri bulunmaktadır. Bunlar; çalışanların giderek, daha fazla strese bağlı yeti yitimi bildiriyor olmaları (yeti yitiminin 1/3′ü stresle ilintilendiriliyor), süreğen depresyonu olduğunu bildirenlerin sağlık giderlerinin diğerlerinden yüzde 70 daha fazla olması, iş yeri güvenliğinin giderek daha iyi duruma getirilmesine karşın, iş kazalarının gün geçtikçe artıyor olmasıdır. Bu artış, kümülatif travma, içerdeki havalandırma problemi ve iş stresi (yüzde 60–80) ile ilişkilendiriliyor. Yani iş stresi yaşayan çalışanın iş kazasına maruz kalma olasılığı oldukça yüksek. Bu bağlamda işletmelerin, hukuki birtakım yaptırımlar ile çalışanının ihtiyaçlarını (hastane v.s) karşılıyor olması işletmeye fazladan bir gider olarak yansıyor.

Aslında “stres yönetiminin asıl amacı stresten bütünü ile kaçmak değil, optimum stres düzeyini sağlayarak verimlilik, enerji, motivasyon ve performans artırıcı pozitif güç oluşturmaktır” (Büyükbeşe:2004). Bu bağlamda günümüz dünyasının içinde bulunduğu ekonomik bunalımda işletmelerin bu stres ve kriz dönemlerini kâra dönüştürücü eylemlere girişmeleri gerekmektedir. Bu ise başarılı kriz ve stres yönetiminden geçmektedir. Bunu başarmak için ise çalışanların çeşitli edinimlerle mutlu olmalarını sağlamak, işletmeye bağlılıklarını arttırmak adına zaman zaman görüşlerine başvurmak, özel günlerinde onları hatırlamak, başarılarını ödüllendirmek (terfi, tatil. prim v.s ) gerekmektedir. Cüceloğlu’nun da belirttiği gibi “Can kale alınmak, umursanmak ister”.

Açık sistemi benimseyerek yönetici- çalışan işbirliğini sağlayan, çalışanlarına güvence veren kurumların bugün küresel krize kapılarını kapatarak sağlam adımlarla geleceğe doğru ilerlediği görülmektedir. Aksi durumdaki işletmelerin ise vahim durumları gözler önündedir.

Zıtlıklarla problemlerden ve aykırılıklardan korkmayın onlar bizim var oluşumuzun temel taşlarıdır. Mücadele için vicdanımız ve aklımız yeterlidir. Önce kendinizin Sonra karşımızdaki insanın stresini çözün. Size sınırlı verilmiş olan ömrünüzün kıymetini bilin. Geçen zamanın tekrar geri gelmeyeceğini bilincinde olun ve gülümseyin. (K. Y. Yung)

Ümit Uzun

Kocaeli Üniversitesi, Kandıra Meslek Yüksekokulu, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü, birinci sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

Baydaş, Abdulvahap. Bakan, İsmail. Özyılmaz, Adnan. (2004). “Kriz ve Kriz Yönetimi”. Çağdaş Yönetim Yaklaşımları İlkeler, Kavramlar ve Yaklaşımlar. Editör: İsmail Bakan. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım.

Büyükbeşe, Tuba. (2004). “Stres ve Stres Yönetimi” Çağdaş Yönetim Yaklaşımları İlkeler, Kavramlar ve Yaklaşımlar. Editör: İsmail Bakan. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım.

Eren, Erol (2000).”Örgütsel Davranış ve Yönetim Psikolojisi ” İstanbul , 6. Baskı. Beta Basım Yayım Dağıtım.

Güney, Salih (2001). “Stres ve Stresle Başa Çıkma” Yönetim ve Organizasyon (Editör: Salih Güney). Ankara: Nobel Yayın Dağıtım

Karalı, T, Nuray. “İş Stresi ve Baş Etme Yolları “  http://psikiyatripsikoterapi.com/jobstress.ppt

Middlemist R.D, Management Evolution. http://www.biz.colostate.edu/faculty/dennismi.managementevolution.html

Yalman, Yalçın (2008).”Yönetimle İlgili Güncel Konular” Yönetim ve Organizasyon ( Editörler: Cem Ayden, Mehmet Örgev) İstanbul: Lisans Yayıncılık

Yılmaz. Nurgül.  http//www.sagmer.Hacettepe.edu.tr/ubsportal/dosyalar/stres.doc

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum

Endüstriyel Pazarlarda Marka Olmak

Endüstriyel Pazarlarda Marka Olmak

Son yıllarda gerek firmaların, gerekse akademisyenlerin üzerinde çok durduğu, hakkında bin bir çeşit araştırmalar yaptığı, tüketiciler açısından ise bir kelime, slogan ya da işaretten çok hayat tarzı haline dönüşen bir kavram olan “marka” sözcüğünden bahsetmekteyiz.

Kimi tüketiciler için marka her ne kadar kalite ile eş anlamda olsa da, birçoğu için bir statü ifadesi haline gelmiştir. Bazı tüketiciler, marka ile duygusal bir bağ yakalarken, kimileri için ise bu kavram; geçmişten gelen nostaljik bir duyumsamadır. Yalnızca tüketiciler için değil, aynı zamanda da firmalar içinde marka kelimesi çok farklı anlamlar ifade edebilmektedir. Bazı firmalar için marka olmak, tüketicilerin aklında yer eden ve ilk akla gelen isim olabilmek iken, bir başka firma için ise, prestiji çağrıştırıp, kaliteyi simgeleyerek belirli bir tüketici kitlesini elde tutabilmektir.

Çok farklı anlamlar yüklenen ve herkes için başka bir ifadesi bulunan marka kavramı, TPE’nin(Türk Patent Enstitüsü) tanımında  “Bir işletmenin mal ve/veya hizmetlerini bir başka işletmenin mal ve/veya hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dâhil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaret” olarak belirtilmektedir.(http:// www.turkpatent.gov.tr/portal/default2. jsp?sayfa=220).

Marka, günümüzde çoğunlukla tüketiciler ve tüketim ürünleri için ele alınan ve üzerinde araştırmalar yapılan bir kavram haline gelmiştir. Ancak, tüketim ürünleri pazarının yanı sıra bir başka pazar yapısından daha bahsetmekteyiz. Tüketiciler dışında kalan ve kendi kişisel gereksinimlerinin dışındaki diğer gereksinimleri karşılamak amacıyla ürün talep edenlerin oluşturduğu bu pazara “endüstriyel pazar” ve buradaki tüketicilere de “endüstriyel tüketici” adını vermekteyiz (Ersoy, 2006:4).

Endüstriyel pazarlar, üretim yapmak için satın almada bulunan kişi ve kuruluşlardan oluşur. Endüstriyel pazarlarda satın alan müşteriler tüketici pazarının aksine; işletmeler, ticari organizasyonlar, yeniden satış yapan perakendeciler, devlet kuruluşları ve kamu iktisadi teşekkülleri(KİT) olarak sıralanmaktadır.(Tavmergen ve Meriç, 2001:32).

Marka yönetimi, tüketici pazarlarında oldukça yaygın olmasına rağmen hammadde, işlenmiş madde ve parça, tesis, yardımcı ekipman, üretim sürecinde kullanılan maddeler ve endüstriyel hizmetlerin alınıp satıldığı endüstriyel pazarlar için yeni sayılabilecek bir kavramdır. Endüstriyel ürünler, endüstriyel ve özellikle de tüketim pazarlarında talep edilen mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılırlar. Dolayısıyla ilk bakışta söz konusu ürünler için gösterdiği performansın müşterinin satın almasında önemli bir kriter olduğu söylenebilir. Ancak bu türden ürünleri satın alanlar için performans gibi objektif kriterlerin yanı sıra, bazı sübjektif kriterlerin de kullanıldığı görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, endüstriyel malları üreten firmaların çoğunlukla bir duygusal satın alma kriteri olarak ele alınan marka üzerinde de durmaları gerekmektedir. Bir başka deyişle hızla yayılan globalleşme, üretim mallarının üretimini de kolaylaştırmakta ve böylece endüstriyel mallar olarak bilinen bu ürünlerin farklılaşabilmesi için markalaşmanın kullanılmasına başlanmıştır. (Kavak ve Karabacakoğlu, 2004:112).

Son zamanlarda Interbarnd’in yapmış olduğu listede, dünyanın en güçlü 100 markası arasında Coca-Cola, McDonalds ya da Disney gibi tüketici markaları bulunurken, aynı zamanda da Boeing, SAP, Xerox, Simens ve GE gibi ünlü endüstriyel markalar da yer almaktadır. (Riel, Mortenges ve Streukens, 2005:841).

Endüstriyel markaların önemini bu kadar artıran ve onları dünyanın en ünlü markaları arasına yerleştiren birçok etken bulunmaktadır. Bunlardan ilki, işlevi bakımından birbirine benzeyen çok sayıda ürünün ortaya çıkması ve bu ürünlerden bazılarının işletmeler dışında da kullanılmaya başlanmasıdır. Diğer bir etken ise; işletmeler pazarında online alışverişin öneminin artmasıdır. Online alıcılar, satın alma kararlarında riski azaltmak için marka gibi ipuçlarından yararlanmaktadır. Çünkü güçlü markaların güven yarattığı bir gerçektir. Ürün karmaşık olduğunda veya önemli bir hizmet ve destek gerektirdiğinde, algılanan risk yüksek bulunduğunda ya da alıcının zamanı ve/ veya kaynakları kısıtlı olduğunda da marka, karar alma sürecinde önemli bir rol oynayabilir. Bunların yanı sıra yapılan araştırmalarda markalı ürünler kullanan endüstriyel işletmelerin, markasız ürünler kullananlara göre, rekabetçi üstünlük açısından daha avantajlı oldukları görülmüştür. Çünkü marka, hem tedarikçi hem de müşteri açısından bir takım faydalar sağlamaktadır (Ersoy, 2006:138–139).

Endüstriyel mal satın alma sürecinde karara katılanların rasyonel kriterlerin yanı sıra marka adı, firmanın güvenilirliği, algılanan ürün kalitesi gibi duygusal değerlerden de fazlasıyla etkilendikleri iddia edilmektedir. Ülkemizde yapılan bir araştırma da bu sonucu destekler niteliktedir. Şöyle ki, fiyat, ürün, dağıtım ve satış sonrası hizmetler gibi faktörlerin eşit olması durumunda, alıcının, satıcıların arasında tercih yapma durumunda, onların saygınlıkları ile ilgilendikleri sonucuna varılmıştır. Kaldı ki, endüstriyel ürünlerde ürünün teknik kalitesi ve fiyatın farklılaştırılması zor olduğu için, marka konumu ürün pazarlamasında güçlü bir rol üstlenmektedir. Öte yandan, marka adı ürünün algılanan kalitesini ve ürüne verilmek istenen fiyatı da etkilemektedir. Firth, bir endüstriyel ürün olan muhasebe hizmetlerinin fiyatlandırılması üzerine bir araştırma gerçekleştirmiştir. Araştırma kapsamına Yeni Zelanda’daki muhasebe firmalarının muhasebe hizmet fiyatları alınmıştır. Sonuçta, marka ismi kullanımının, muhasebe firmalarına yüzde 4 prim sağladığı saptanmıştır. Hutton tarafından kişisel bilgisayar, faks makinesi gibi malların satın alımlarını yapan uzman kişiler üzerinde yapılan bir diğer araştırmada ise, marka değerinin endüstriyel pazarlarda da geçerli olduğu ve satın alımı gerçekleştiren uzman kişilerin gözde markalar için fazladan fiyat ödemeye razı oldukları tespit edilmiştir (Kavak ve Karabacakoğlu, 2004:116). Sinclare ve Seward’in yaptığı çalışmaların sonucunda da endüstriyel ürünlerin markalanmasının temel nedeninin ürünü daha iyi tanımlamanın yanı sıra, onu özel bir ürün şeklinde vurgulamayı sağlamak ve sadık bir müşteri kitlesi yaratmak olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm bu araştırmalara bakıldığında, marka çağrışımlarının katkısı olsun olmasın endüstriyel firmalar, marka isminin sağladığı yararlar konusunda son derece olumlu düşünmekte, pazarlama faaliyetinin başarısı için markanın önemli olduğunu hissetmekte ve markayı bir firma varlığı olarak görmektedirler. Buna ek olarak endüstriyel firmalar tüketici anketlerinde birincil öneme sahip kalite, güvenirlik ve performans gibi faktörlerde farklılık yaratmada üretici markalarının kullanımının etkili olduğunu düşünmektedirler (Tapçı, 2006:48).

Marka ve markalama kavramlarının öneminden bahsederken, değinilmesi gereken bir başka konuda jenerik markalardır. Ürün çeşidinin gittikçe arttığı ve standartlaştığı günümüz pazar yapısında, markaların sayısı da git gide artmaktadır. Bu kadar arzın mevcut olduğu pazarlarda markalar farklılaşarak ya da tüketicinin zihninde dikkatli ve kalıcı bir şekilde konumlandırılarak öne çıkabilmektedir. Ancak jenerik bir marka olabilmek, oldukça zorlaşmış, neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bilindiği üzere pazarlama literatüründe jenerik marka olarak ifade edilen ve marka adının ürünün adının önüne geçmesi durumu mevcuttur. Bir diğer ifadeyle, jenerik marka; pazarda genellikle ilk ve öncü olan markaların ürün ismi yerine marka adı ile toplum tarafından benimsenmesidir (http://tr.wikipedia.org/wiki/Jenerik_marka). Tüketim ürünleri açısından baktığımızda Türkiye pazarında önde gelen jenerik markalara; Selpak, Orkid, Rotring, Sana, Aygaz, gilette vb. örnek verebiliriz.

Endüstriyel ürünler pazarında da pek çok jenerik marka bulunmaktadır. Aslında bu markalar genellikle ürettikleri hammadde ya da parçaların isimlerini almaktadırlar. İzocam, Pimapen, Kalekim, Teflon vb. firmalar buna örnek olarak gösterilebilir.

Jenerik markaların oluşturulmasında üretici işletmenin tutundurma çabalarının yeri oldukça büyüktür. Özellikle ürünün tüketiciler için yeni olması durumunda, rakip ürünler pazara girmeden önce ürün isminden çok marka isminin telaffuz edilmesi sonucu jenerik markalar tüketicinin zihninde konumlandırılabilmektedir (Özdemir, 2006:84).

Sonuç olarak, en az tüketim pazarlarında olduğu gibi endüstriyel pazarlarda da marka olmak, markalaşmak çok önemli bir hale gelmiştir. B2B iletişiminde öncülük sağlayan, aynı zamanda da pazarın komplike yapısında firmaların kendilerini sivriltmesine yardımcı olan marka kavramı, günümüz pazarlama anlayışının temel konularından biri haline gelmiştir. Geçmişte tüketim kültürü yalnızca son kullanıcılar baz alınarak incelendiği halde, bugün yapılan araştırmalar ve çalışmalar sonucunda, bu kültürün son kullanıcılardan çok daha öncesine dayandığı ortaya çıkmıştır. Çok sayıda tedarikçi, aracı vb. kurumların pazarda yer alması, firmaların rekabet düzeylerini artırmış ve pazardaki payların bölünmesine yol açmıştır. Bu açıdan firmalar endüstriyel pazarlardaki paylarını ve konumlarını kaybetmemek adına inovasyon çalışmaları yaparak, markalarını öne çıkarmaya çalışmaktadırlar.  Rasyonelliğin ağır bastığı endüstriyel pazar yapısında markalar kullanılarak, endüstriyel alıcıların duygularına hitap etme yönüne gidilmekte ve daha uzun süreli ilişkiler yakalanmaya çalışılmaktadır. Kısacası günümüz postmodern pazarlama anlayışı içerisinde endüstriyel pazarlarda marka olmak son derece önemli bir trend haline gelmiştir.

Pınar Bacaksız

Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Pazarlama Anabilim Dalı, doktora öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

Ersoy, F.(2006). Endüstriyel Pazarlama. (1. Baskı) Ankara:Nobel Yaynevi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Jenerik_marka , Erişim Tarihi: 27 Nisan 2010

http://www.turkpatent.gov.tr/portal/default2.jsp?sayfa=220 , Erişim Tarihi: 27 Nisan 2010

Kavak, B. Ve Karabacakoğlu, Ç.(2004). Endüstriyel Ürünler İçin Markalaşma Süreci: Küçük İşletmeler Üzerinde Keşifsel Bir Araştrma, Ankara Ünversitesi SBF Dergisi, 62(2), 111–133

Kotler, P. (2007). B2B Marka Yönetimi, (1. Baskı) İstanbul: MediaCat Yayınları

Özemdir, Ş.(2006).Endüstriyel Ürün Pazarlaması. (1. Baskı) Ankara: Seçkin Yayncılık

Riel, A.; Mortanges, C.P.; ve Streukens, S.(2005). Markting Antecedents of Industrial Brand Equity: An Emprical Investigation ın Specialty Chemicals, Industrial Marketing Management, 34, 830–840

Tapçı, C.P.(2006). Endüstriyel Pazarlarda Marka Değerinin Satın Alma Davranışına Etkisi . Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi: İstanbul Teknik Üniversitesi

Tevmergen, İ.P. ve Meriç, P.Ö.( 2001). Endüstriyel Pazarlarda ( İşletmeler Arası Pazarlarda) Doğrudan Pazarlama Uygulamaları, Pazarlama Dünyası, 15(6), 32–35

Kategori Sektörel, Serbest Kürsü0 Yorum

Parayı Rüzgara Savurmak

Parayı Rüzgara Savurmak

İnsanoğlunun enerji ile olan macerası ateşi bulmasıyla başlamıştır. Günümüzde enerji,  sadece sosyal hayatta işlevini yerine getirmekle kalmayıp ülkelerin gelişmişlik düzeylerini dolayısıyla ekonomik göstergelerinin değerlerini ifade eder hale gelmiştir. Fosil yakıtlardan enerji üretimi,  ardından nükleer enerji ve en son olarak adını yeni yeni duymaya başladığımız yenilenebilir enerji kaynakları hayatımızı kolaylaştıran ve ülkelerin ekonomi politikalarını doğrudan ilgilendiren belli başlı gündem haline gelmiştir.

Yenilenebilir enerji kaynakları,  fosil yakıtların tükenmesinin önlenememesi göz önüne alındığında önümüzdeki yılların en hızlı yükselen enerji sektörü olmaya aday gibi gözüküyor. Türkiye’nin enerji kaynakları açısından en büyük doğal enerji potansiyelini yenilenebilir enerjiler oluşturuyor. Bu kaynaklar arasında da en gelişmişi ve ticari açıdan en uygunu ise rüzgâr enerjisidir. Rüzgâr gücünden yararlanılması enerji üretimine büyük katkı sağlayacağı gibi küresel iklim değişikliklerinin meydana getirdiği ekolojik denge bozukluklarının önlenmesi mümkün olabilecektir. Rüzgâr enerjisi yenilenebilir olması,  tükenmemesi,  çevre dostu olması, yatırım ve işletim maliyetinin düşük olması, istihdam yaratma gücü, kısa sürede üretime başlanabilmesi gibi diğer enerji kaynaklarından ayrılan birtakım avantajlara sahiptir1. Rüzgâr enerjisi yatırımı için kullanılacak olan finansmanın geri dönüşünde ve yatırımın yapılabilirliğinin belirlenmesinde, ön etütler ve rüzgâr kaynak değerlendirmesi işin temelini oluşturur.  Enerjiyi üretecek olan rüzgâr türbinlerinin kurulması oldukça hızlı ve kolaydır. Böylelikle inşaat aşamasında yüksek miktarda faize maruz kalmadan enerji üretimine geçilebilmektedir. Rüzgâr enerjisi yakıt maliyeti içermemesinden dolayı elde edilecek rüzgâr enerjisinin maliyetini gerçek maliyetine oldukça yakın bir şekilde hesaplamak mümkündür. Yakıt tüketen enerji üretim tesislerinde ise yakıt maliyeti de dikkate alınarak bu işlemin yapılması gerekir3. Her enerji kaynağında olduğu gibi rüzgâr enerjisinin de meydana getirdiği küçük çaplı olumsuzluklar da vardır. Bunlar ise arz-talep uyumsuzluğu, rüzgâr türbinlerinin elektro-manyetik etkisi nedeniyle radyo ve televizyon yayınlarında meydana gelebilecek kesintiler, gürültü, fauna etkisi, görsel ve estetik kaygılardır. Ancak belirtmek gerekir ki bu dezavantajları günümüz teknolojisi ile minimum seviyeye düşürmek mümkündür4. Rüzgâr enerjisiyle elektrik üretimin rüzgâr koşullarına bağlı olması nedeniyle uygulama yerinin gerekli fizibilite çalışmalarının yapılmasından sonra hayata geçirilmesi kritik öneme sahiptir. Günümüzde daha çok karada kurulan rüzgâr türbinleri’nin ileriki dönemlerde ülkelerin enerjiye olan ihtiyaçlarının artmasıyla birlikte denizlerde de yaygınlaşacağı tahmin edilmektedir. Rüzgâr enerjisi sektörü doğrudan ve dolaylı olmak üzere istihdam olanaklarına sahiptir. Bu olanaklar sistemlerin üretimi, tesisi, işletme ve bakım alanlarını kapsar niteliktedir5.

2009 yılı sonunda Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliği (EWEA) tarafından hazırlanan raporda son derece ilginç noktalar mevcuttu. 2009 yılı Avrupa Birliği ülkeleri açısından ekonomik bakımdan zor olmasına karşın yeni enerji yatırımlarının neredeyse yarısı rüzgâr enerjisi yatırımlarına yapılmış. Ayrıca enerji yatırımlarında rüzgâr enerjisinin ilk sıraya çıkmış olmasını EWEA CEO’su Christian Kjaer oldukça zor bir yılda alınan bu sonucu olağanüstü bir başarı olarak nitelendirmişti. Bu olağanüstü atılımdan sonra Avrupa Birliği hedefini 2020’ye kadar enerjisinin yüzde 20’sini yenilenebilir enerjiden sağlamak olarak belirlemiştir6.

Rüzgâr sektöründe ülkemizin durumuna göz attığımızda potansiyelimiz ile üretim miktarımız arasında ters orantı olduğunu görmekteyiz. Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği enerji politikasının doğal gaz ve petrole yönelik olması rüzgâr enerjisini de içerisine alan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelimin istenen düzeye çıkmasını engellemektedir7. Türkiye hem konumu hem de coğrafi yapısı itibari ile önemli bir rüzgâr enerjisi potansiyeline sahiptir. Dünyadaki fosil yakıtların rezervlerini de göz önüne alırsak Türkiye’nin bir an önce rüzgâr enerjisi sektöründe atılıma geçmesi gerekiyor. 2009 yılı sonu EWEA raporlarına göre Türkiye’nin rüzgâr enerjisinden elektrik üretim kapasitesinde Avrupa’da; Belçika, Norveç ve Polonya gibi ülkeleri geride bırakarak 13’üncü sırada yer alması potansiyeli olduğunu ancak yeteri düzeyde aktifleştirilemediğini gösteriyor8. EWEA CEO’su Kjaer, Türkiye’de ciddi bir rüzgâr enerjisi potansiyeli ve pazarı olduğunu, bazı sıkıntıların aşılması durumunda Türkiye’nin ilk üç pazar içinde yer edinebileceğini dile getirmesi bu sektörün ülkemiz için son derece önem arz ettiğini gözler önüne seriyor9. Birçok alanda örnek aldığımız Avrupa Birliği’ni rüzgâr enerjisi sektöründe de kesinlikle örnek almamız gerekiyor. Avrupa Birliği’nin bu başarısını izlemiş olduğu politikalar sağlıyor. Bu politikaların birincisi Ar-Ge desteği,  ikincisi atılıma yönelik teşvikler,  üçüncüsü üretilen enerji miktarına yönelik belirlenen yüksek tarifeler, dördüncüsü üretilen enerjiye verilen alım garantisidir10. Bu uygulamalar sayesinde yatırımcı kendini ekonomik olarak hem güvende hem de kârlı görerek rüzgâr enerjisi sektörüne yönelik ciddi yatırımlar yapmaktadır. Ülkemizde bu destek politikalarının tam olarak uygulandığı söylenemez. Bağlayıcı hedefler oluşturularak destek politikaları ile ülkemizde de yatırımcıların bu sektöre kaydırılmaları sağlanmalıdır. Bunun yanı sıra kanun koyucu, Avrupa standartlarında gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmelidir.

Ülkemizde 4 Ekim 2005 tarih ve 25956 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun,  yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik bir hukuki çerçeve getirmiştir. Uzun süre boşluk arz eden bu konuda getirilen bu düzenleme uygun görülmekle birlikte eksikliklerin de bulunduğu aşikârdır. Bu eksiklikler nedeniyle yatırımcılar sorunlara maruz kalmaktadır. Her yılın başında Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu tarafından satın alınacak elektrik için belirlenen fiyatın tespitinde yaşanan gecikmelerin piyasada belirsizlik yaratması ve buna bağlı olarak kredi ihtiyacının karşılanmasında zorluklar çıkması, kanunla verilen fiyat teşviklerinin yetersiz bulunması belli başlı eleştiri konularıdır11.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de enerji gereksinimi günden güne artış göstermektedir. Bu durumun nedeni nüfus artışı, hayat standartlarının giderek yükselmesi, hayatı kolaylaştıran teknolojiler, tüketici ürünlerinin artması ve gelişen sanayidir. Enerjide son derece dışa bağımlı olan ülkemizde petrol ve doğal gaz fiyat şoklarından bağımsız bir enerji piyasası oluşturulması gerekir12. Bu noktada ülkenin kendi kaynakları ile hayat bulan rüzgâr enerjisi başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına önem verilmelidir. Enerjinin tarihsel süreç içerisinde gelişimini göz önüne aldığımızda etki ettiği alanların giderek genişlediği görülmektedir. Enerji sektörü artık ülkelerin sosyo-ekonomik gelişmeleri açısından bir numaralı göstergelerdendir13. Eğer bir ülke çok miktarda enerji kullanmasına rağmen bu tüketimi sağlayacak üretimi gerçekleştiremiyorsa, uzun vadede ciddi zararlar gündeme gelecek; gelişen sıfatına sahip olan ülke, gelişmiş ülkeler safhasına bir türlü dâhil olamayacaktır. Özellikle günümüzde,  ülkeler kaçınılmaz bir devinim içinde  olması nedeniyle sosyal, siyasi, ekonomik ve endüstriyel alanlarda kabuk değiştirmektedirler. Oluşan bu yeni dünya düzeninde söz sahibi olmak istiyorsak; enerji sektörüne önem vermeli ve devlet, özel sektörün bu alana yönelmesini teşvikler, destek politikaları, sağlayacağı kolaylıklar ile mümkün hale getirmelidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin efsanevi başkanı Abraham Lincoln “Doğanın tüm güçleri arasında rüzgâr, en büyük miktarda enerjiyi içerir” sözünü elbette boşuna ifade etmemiştir. İşte bu noktada biz, bu enerjiyi ya dağa taşa armağan ederiz ya da enerjiye dönüştürerek paraya çeviririz.

Metin Esmer

Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi, ikinci sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

1 ) Akova,İ.,’’Yenilenebilir Enerji Kaynakları’’,Nobel Yayın Dağıtım,syf 77-109-110-111,Şubat 2008,Ankara

2 ) http://www.windenergy.com/is_wind/griggs-putnam.htm (Erişim Tarihi:05.02.2010)

3 ) http://www.ruzgarenerji.com/default.asp?nid=55061 (Erişim Tarihi:09.02.2010)

4 ) Akova,İ.,a.g.e. syf 111-112

5 ) Türkiye Çevre Vakfı Yayını,’’Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Kaynakları’’,syf 73-75,Aralık 2006,Ankara

6 ) http://www.euractiv.com.tr/enerji/article/ab-yenilenebilir-enerji-aglarını-yenileyerek-008842 (Erişim Tarihi:05.02.2010)

7 ) http://www.istekobi.com.tr/kobi-bilgi-merkezi/haberler/yenilenebilir-enerji-yatirimlari-10-trilyon-dolari-bulacak-h2364.aspx (Erişim Tarihi:05.02.2010)

8 ) http://www.istekobi.com.tr/kobi-bilgi-merkezi/haberler/ruzgar-enerjisinde-turkiye-yukseliyor–h3220.aspx (Erişim Tarihi:05.02.2010)

9 ) http://www.samanyoluhaber.com/s_392440_turkiyede-ruzgar-enerjisi.html (Erişim Tarihi:09.02.2010)

10 ) Akova,İ.,a.g.e. syf 114

11 ) Türkiye Çevre Vakfı Yayını,a.g.e.,syf 94

12 ) ACAROĞLU,M.,’’Alternatif Enerji Kaynakları’’,Nobel Yayın Dağıtım,syf 17,Aralık 2007,Ankara

13 ) SATHYAJİTH,M.,’’Wind Energy’’,Springer,Berlin 2006

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum

Türkiye ve Kriz

Türkiye ve Kriz

2008, bankacılık sisteminin çöküşe geçtiği bir yıldı. Yılın son çeyreğinde yaşanmaya başlanan ekonomik kriz ile dünya ekonomisi alt üst oldu.

Bu krizden Türkiye de nasibini aldı. Ancak bu kriz Türkiye’ye, Amerikan ekonomisinde yaşattığı etkiyi yaşatmadı. Elbette bunun birçok sebebi var: Türk bankacılarının gerek 2001 krizindeki tecrübeleri, gerekse daha temkinli hareketleri tüm dünyada ilgiyle takip edildi. 2001 krizinde edinilen tecrübeler ile aynı hataya bir kez daha düşülmesi engellenmeye çalışıldı. Öyle ki, Oxford Üniversitesi James Martin 21’st Century School Direktörü Dr. Ian Goldin, Türkiye’nin kriz yönetimi konusunda ileri seviyelere ulaştığını belirtti.

Aslında kriz, Türkiye’yi güçlü devlet yaptı. The Future Laboratory isimli bağımsız araştırma kuruluşu tarafından hazırlanan “Geleceğe Dayanıklı Avrupa”   araştırmasına göre, Türkiye küresel kriz ortamında yüksek performans sergileyen beş Avrupa ülkesinden biri oldu. Çalışmada Türkiye, Fransa, Almanya, Polonya, Çek Cumhuriyeti yeni güçlü devletler olarak nitelendirildi.

Eski Uluslararası Para Fonu (IMF) Başekonomisti Simon Johnson, İngiltere’nin borç problemiyle karşı karşıya bulunan Yunanistan ve İspanya ile aynı kategoride görülebileceğini söyledi. Simon’a göre, Avrupa’nın hasta adamı İngiltere’nin bütçeyi yakın gelecekte kontrol altına alacağına ve güvenilir adımlar atacağına dair ikna edici çalışmalar yapması gerekiyor.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise Yunanistan ve İtalya’nın, Türkiye kadar açık olmadığını dile getirdi. Türkiye’nin bu krizi, en hafif yaralarla atlatma başarısını ise politikasını açık seçik bir şekilde ortaya koymuş olmasına bağladı.

IMF ile yaptığımız görüşmelerden de henüz bir sonuç alınamadı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, “Eğer Türkiye bu krizden bu kadar büyük darbe yediyse, nasıl oluyor da daha önceki krizlerde olduğu gibi IMF’ye gidip el açmadık? Son bir yıl içinde 22 ülke, bunların içinde AB üyesi olan ülkeler de var, IMF’nin kapısını çaldı ve program yaptı. Çünkü kendi başlarına bu işi götüremediler. Türkiye bu krizi kendi tedbirleriyle, kendi kaynaklarıyla götürdü” şeklinde bir açıklamada bulundu.

Kayı Group’un sahibi Talha Görgülü’ye göre, IMF’ye ihtiyacımız yok. Türkiye, elindeki imkanları en güzel şekilde değerlendirdiği takdirde IMF’den alacağı paranın üzerinde bir gelir elde edebilir. Üstelik bu şekilde düşünen birçok kişi var. Türkiye Perakendeciler Federasyonu Başkanı Şeref Songör ve Altınbaş Holding Yönetim Kurulu Başkanı İmam Altınbaş da aynı düşünceleri paylaşıyor. İmam Altınbaş: “IMF ile yapılacak anlaşma, ki bence olmamalı, Türkiye’yi mevcut durumun daha gerisine götürmemeli, elini kolunu bağlamamalı” dedi.

Peki, bu kadar çok kişi, Türkiye’nin bu krizi hafif yaralarla atlattığını ve IMF ile bir anlaşmaya varmanın gereksiz olduğunu söylerken neden TÜSİAD, hükümete bu anlaşma için adeta baskı uyguluyor? Burada çıkar çarkları kimin için dönüyor? Ali Babacan bu konuda neden hiçbir şey söylemiyor?

Bu konuyla ilgili olarak patronlar IMF’ye temkinli yaklaşırken, IMF’den umudunu yitiren yatırımcı, borsada satışa geçti. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, yurt dışına bağlı olarak bankacılık hisseleri öncülüğünde yüzde 3’e yakın değer kaybetti. İlk seansta dalgalı bir seyir izleyen İMKB yurt dışı piyasalardaki olumsuz görünüm ve Ali Babacan’ın IMF anlaşmasına ilişkin olumlu bir haber gelmemesinin ardından ikinci seansta kayıplarını artırdı. Ağırlıklı olarak bankacılık hisselerine gelen satışlarla kayıpları bir ara yüzde 42’ye ulaşan İMKB-100 endeksi kapanışa doğru kayıplarının bir kısmını geri alarak yüzde 2,96 düşüşle 50 bin  puanın altına indi. Endeks günü 49.933 puandan kapattı. Son dört işlem gününde endeksteki toplam düşüş yüzde 10 olarak gerçekleşti.

Oysa IMF taraftarlarının aksine, sadece turizmi ele alsak bile IMF’ye ihtiyacımızın olmadığını göreceğiz. Turizmciler, hükümetin kendilerine destek vermeleriyle birlikte IMF’ye olan ihtiyacın ortadan kalkacağını ve turizmde ciddi yerlere gelineceğini söylüyorlar. Turizm verilerini incelediğimiz zaman bu durum doğru gibi görünüyor. Nitekim, küresel krizi 2006 yılında yaptığı yorumlarla tahmin eden ve “Piyasa Kahini” olarak adlandırılan Nouriel Roubini, Türkiye için iyimser bir tablo çizdi. Yatırım için Türkiye’yi adres gösterdi.

Son dönemlerde Türkiye, turist sayısı ve döviz gelirlerindeki artış hızıyla dünya 20’nciliğe yükseldi. 2008’de dünya turizmi krizden dolayı ciddi oranda gerilerken, Türkiye yüzde 2’lik büyüme kat eden tek ülke olma başarısını elde etmişti. 2009’da ise dünyayı saran ekonomik krizin üzerine bir de domuz gribi rakip ülkelerde turist kaybı yaşatırken, ülkemize gelen turist sayısı her geçen gün arttı.

Vizenin kaldırılmasıyla, hükümet bu konuya önem verdiğini gösterdi. Vizesiz seyahat edilebilecek ülkelere, yapılan yeni çalışmalara yenileri de ekleniyor. Çalışmalar bu yönde iken ilk meyveler de toplandı. Suriyeli turistler, Türkiye için 15’inci pazar konumundalar. Vizelerin kaldırılması sonucu doğan potansiyel ile turizm hareketliliği gözle görülür şekilde yaşanıyor. Önümüzdeki dönemde sadece Suriye, Irak, İran gibi ülkelerden 7-8 milyon turist gelecek. Son birkaç ayda Suriye’den Türkiye’ye giriş yapan ziyaretçi sayısı yüzde 83 arttı. 10 ayda 400 bin olan ziyaretçinin yıl sonuna kadar 600 binleri bulması bekleniyor. Bu hareket içinse, otellerdeki yatak kapasitesi artırılmalı, sağlık, kongre, fuar alanları yapılmalıdır. Yeni tahsislerde bu turistlerin ilgi alanları da göz önüne alınmalıdır.

Sağlık turizmi de gelişen alanlardan biri. Kuzey Avrupa, hatta Kuzey Asya’dan termal, göz, medikal, estetik gibi sağlık sektörünü göz önüne aldığımızda Türkiye’nin geliri daha da artacak. Türkiye bunu planlıyor, kamu bunun peşinde.

Turizm Bakanlığı, 32’si termal, 14’ü kıyı turizmi, ikisi de kış turizmi olmak üzere 48 taşınmazı, 49 yıllığına turizm yatırımcılarına tahsis etmeyi hedefledi. 49 yıllığına yapılacak tahsislerden yararlanmak isteyen yerli ve yabancı girişimciler 4 ocak tarihine kadar başvurdu. İsteyen, pansiyon veya iki-üç yıldızlı butik otel; isteyen de dört-beş yıldızlı otel veya tatil köyü kurma hakkını elde etti.

Türkiye’nin kış turizmi potansiyeli de önemli. Erzurum Palandöken’de 2011 yılındaki üniversitelerarası kış olimpiyatları için yapılan hazırlıkların yüzde 70’i tamamlandı. Dünyanın en iyi beş kayak merkezinden biri haline gelen Palandöken’de önümüzdeki yıl 25 bin kişi aynı anda kayak yapabilecek. Suni kar sistemiyle sezon 100 günden 180 güne çıkarılacak.

Tüm bunları sayısal olarak şöyle de ifade edebiliriz: Türkiye, dünya turizm pazarında yüzde 4,5 paya sahip. 2008 yılında Türkiye’ye gelen turist sayısı 26,3 milyon, turizm geliri ise 21,9 milyar dolar oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan belgeli yatak sayısı ise 425 bine ulaştı.

Dünya Turizm Örgütü verilerine göre, doğrudan ve dolaylı olarak 32 faaliyet dalında istihdam yaratan turizm sektöründe, Türkiye’de doğrudan yaratılan istihdam 2008 yılında yaklaşık 3,4 milyon kişi olarak hesaplandı.

Türkiye’ye gelen turist sayısı, 2009’un ilk 10 ayında ise, 2008’in aynı dönemine göre yüzde 1,96 artışla 24,45 milyon kişiye ulaştı. Turizm gelirleri ise yılın ilk dokuz ayında 16,26 milyar dolar oldu. 2009 yılında turist sayısının 26,5 milyon, turizm gelirinin ise 21 milyar doları bulması bekleniyor. Turizm Bakanlığı’ndan belgeli yatak sayısının 570 bine, belediye belgeli yatak sayısının ise 432 bine ulaşacağı, yatırım aşamasındaki 250 bin yatakla birlikte toplam yatak kapasitesinin 1,3 milyonun üzerinde olacağı tahmin ediliyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, turizmde yeni tahsis dönemine ilişkin olarak: “Ziyaretçi sayısını daha yukarı çekmek için tanıtım ve teşvik çalışmalarına ağırlık verdik. Enerji desteği, KDV indirimi, turizm işletmecilerinin ihracatçı kabul edilmesi ve KOBİ desteklerinden yararlanmaları Türk turizminin daha iyi noktalara taşınması için yapılan çalışmalardan bazıları” şeklinde konuştu.

İşte turizmin 2010 yılı öncelikleri:

  • İç kısımlarda ve gelişmemiş yörelerdeki turizm faaliyetleri desteklenecek.
  • Turizme hizmet veren planlama, yatırım ve danışmanlık firmaları belgelendirilecek.
  • Doğal ve tarihi çevrenin korunmasında hız ve etkinlik sağlanacak.
  • Turizm sektöründe insan gücü niteliği yükseltilecek.
  • Turizmde dış turizm için yeni yapılanmaya gidilecek. Sektör kuruluşlarının tanıtıma katılımı çalışmaları sürdürülecek.
  • İstanbul’un marka kent olarak dünya turizmine sunulması sağlanacak. Nitekim İstanbul’un yedi farklı yerinde yapılan organizasyonlarla tanıtım sağlandı. Böylece İstanbul, 2010 kültür başkenti olarak seçildi.
  • Turizm koridorları belirlenerek kültür ve eko turizmle ilgili yönlendirme faaliyetleri sürdürülecek.

Sadece turizm alanında bu kadar çok gelişmeye sahipsek, o zaman neden hala IMF’ye ihtiyacımız olduğuna inandırılmaya çalışılıyoruz?

Aslıhan Ardıç

İstanbul Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu Dış Ticaret Bölümü, birinci sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

PARA Dergisi 20-26 Aralık 2009 sayısı haftalık ekonomi dergisi

FORTUNE Dergisi Şubat 2010 sayısı

Zaman Gazetesi (26-27-28-29 Ocak)

Marketing Türkiye 2009 aralık

Capital Dergisi Şubat 2010 sayısı

Dünya Turizm Örgütü istatistikleri

Kültür ve Turizm Bakanlığı verileri

Kategori Haberler, Serbest Kürsü0 Yorum

Kibirli Avrupa Yunanistan yerine Türkiye’yi üye yapmadığına pişman oldu

“Türkiye AB’ye katılırsa, Avrupalı’nın ahlakı bozulur, Avrupa Birliği diye bir şey kalmaz” diyen Almanya ve Fransa, şimdilerde “keşke Türkiye’yi zamanında tam üye yapsakdık” diye derinden bir “ahh!” çekiyorlar mıdır? Bence evet. Zira demokrasinin doğduğu toprakların sahibi  Yunanistan‘ı, nostaljik ve de manevi bir hevesle birliğe üye yaptıklarına bin pişman oldular.

Ahde vefa nedir bilmeyen Almanya ve Fransa, son günlerde AB’nin altı kaval, üstü şişhane üyelerinden ziyadesi ile muzdaripler.

Müsrif ve şımarık çocuk Yunanistan yetmiyormuş gibi şimdi de İspanya başlarına bela olmaya başladı. İspanya’daki bir banka feryat figan edip, Merkez Bankası koruması altına alınınca, yine piyasalar sallandı,  Euro   debelenmeye devam etti, itibarı yine düştü. İspanya’nın da bir kurtarma planı rica etmesi yakındır. Keza Portekiz ve İrlanda’dan da pek iyi sesler gelmiyor. Bütün fatura, AB’nin para kaynağı Almanya’ya çıkıyor.

AB, kendi menfaatinin nerede olduğunu görememenin sancılarını ve sıkıntılarını yaşıyor! Türkiye gerçeğini çoktan farketmiş olmalılar! Türkiye’nin dünya üzerindeki etkisi büyüyor, 2023 yılına kadar da ağırlığını koymuş olacak gibi görünüyor. Eğer sağdan soldan, yüksek çıkar ahlaksızları tekere çomak sokmaz ise gidişat o kadar kötü değil (kronik işsizlik problemimiz hariç).

Euro debeleniyor, AB’nin diğer üyeleri komşuya uygulanan kurtarma planlarına kızgın, piyasalar sallanıyor ama IMF programı uygulanmamasına rağmen Türkiye’de mali sarsıntı olmuyor. 2001 krizinden sonra alınan önlemler sayesinde Türkiye ekonomik kriz eşiğinden en az zararla atlayabiliyor.

Zamanında AB kriterlerine uyum için en acı reçeteleri uyguladık, yanlışlarımıza neden ararken kendimizi de eleştirmeyi bildik. AB üyeleri makyajlı bilançolarla Maastricht Kriterleri’ne uyum sağlıyor görünürken, biz kritelere gerçekten uygun olduğumuzu ispatladık. Kamu borçlarımızı yüzde 60’ın altına çekebilmek ve dış açığı azaltabilmek için her tür sıkıntıya razı olduk. Yunanistan’ın şu andaki kamu açığı yüzde 120!

Biz, AB’ye tam üye olacağız diye canla başla çalışırken, iyi niyetli, yapıcı siyasi ve ekonomik reformlar sergilerken, bize dayatılan “imtiyazlı ortaklık” önerisinde haksız olduklarını sanırım kavramışlardır.

Türkiye, son yıllarda yabancı yatırımcılar için oldukça cazip hale geldi. Kendinden emin bir dış siyaset yürütüyor. Demokratikleşme süreci biraz sancılı gidiyor olsa da bir takım çalışmalar var. Bunlar yabana atılacak gelişmeler değil. Belki de Almanya ve diğer AB üyelerinin, Türkiye’ye karşı ketum ve kibirli tavırlarından artık vaz geçmelerinin zamanıdır. Türkiye’ye “ahde vefasızlık” yapanlar ve yan çizenler bakalım gelecek günlerde nasıl bir izleme raporu sunacaklar, merak ediyorum.

Beran Uzer / Milliyet Blog

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum

Değişim Yönetimi

Değişim Yönetimi

Değişim evrenin var oluşuyla birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Milyonlarca yıldır, yaşadığımız evren ve canlılar durmak bilmeyen bir değişim içinde günden güne farklılaşmışlardır. Fakat bugün değişimin hızı, teknolojinin gelişimi, bilginin kolay yayılımının sonucu olarak ortaya çıkan küreselleşme mantığı çerçevesinde oldukça dikkat çekici bir şekilde arttı. Bilgiye erişimin kolaylaşması, durumların ve olguların sabit kalmasını engeller. İletişim araçlarının yoğunlaşması ile birlikte, dünya üzerindeki herhangi bir olaydan herkes ve her şey oldukça hızlı ve kolay bir şekilde etkilenebilir hale geldi.

Eskiden üreticiler, ürettikleri her şeyi satabilir ve ürünün ve hizmetin fiyatını kendileri belirleyebilir durumdayken, günümüzde ise; pazarın doyuma ulaşması sonucu talebin azalması, tüketicilerin ürüne, hizmete ve bilgiye bu kadar kolay ulaşır hale gelmiş olması ve oluşturulan çeşitli siyasal ve ekonomik birliklerin de uluslararası sermayenin dolaşımına katkıda bulunması sonucu;  rekabet ciddi anlamda artmış ve kitlesel üretim ve satış geçerliliğini yitirmiştir.

Artık fiyatı belirleyen firmalar değil, pazarın kendisidir. Talebin azalması sebebiyle kitlesel satışlar mümkün olamayacağı için, firmalar artık birim maliyeti düşüremez hale gelmiştir. Dolayısıyla artan rekabet ortamında küreselleşme dinamiklerini de kullanarak firmalar maliyeti aşağıya çekmek için çeşitli yöntemler kullanmaya başlamışlardır. Ürünleri ve hizmetleri kişiye özel hale getirerek fark yaratmaya çalışırlar. Artık müşteri kraldır.

Böylesine bir hızlı değişim ve rekabet ortamında artık üreticilerin sadece ürün bazında tüm sektörü takip edip farklılık yaratmaya çalışması ve yine ürün bazında hızlı değişimler sağlaması yeterli olmamaktadır. İşletmelerin küresel dünyada varlıklarını sürdürebilmeleri için, örgütsel anlamda da değişimi içselleştirip, bunu vizyonuna,  misyonuna, şirket kültürüne, ürünlerine ve hepsinden önemlisi her birini ayrı ayrı vitrini olarak kabul edebileceği çalışanlarına yansıtması gerekmektedir.

Değişimin zorunlu olduğu alanlar içinde en önemlilerinden biri örgüt yapısıdır. Sanayi çağından günümüze örgüt yapıları aşağıdaki şekilde bir değişim izlemiştir. Buna göre;

Sanayi toplumu kitlesel üretim ve kitlesel dağıtıma dayandığından; merkezileşmeye dayalı bir ekonomik model, katı-hiyerarşik örgüt yapıları gerektirmiştir. Bu tip örgütlerde geleneksel yönetim ve eğitim anlayışı vardır. Bürokrasi en temel etkendir. Kararların alınması ve uygulanması uzun bir sürece dayanmaktadır. Hızlı karar alıp bunu uygulama yeteneğine sahip olmayan bu örgütler rekabet çağında varlık sürdüremez hale gelmiştir.

Bilgi çağında ise işletme yapıları esnek üretime ve uzmanlaşmaya uygun hale gelmiştir. Bu, kitle üretiminin ideal yapısı olan bürokratik, hiyerarşik yapıdan ayrılarak, bir yandan bürokratik yapıların bazı özelliklerinden yararlanan; diğer taraftan da uzmanlık, esneklik ve bağımsızlık gibi özellikleri üzerinde taşıyan yeni örgüt yapılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Küreselleşme sürecinde ortaya çıkan bu yeni örgüt yapıları “post modern yapı” olarak ifade edilmektedir.

Küresel dünyada rekabet edebilmek için değişim gereğinin farkına varan işletmeler, organizasyonlarda bazı değişim hareketleri başlatmışlardır.  Örgüt yapılarını, iş süreçlerini Yeni Dünya’ya uygun bir biçimde yeniden yapılandırmaya başladılar.

1990’lı yıllarda Amerika’da oldukça revaçta olan bu yönteme Micheal Hammer ve James Champy “Değişim Mühendisliği” adını verdi. Onlara göre değişim mühendisliği; mevcut şirketlerin kendilerini yeniden yaratabilmek için kullanacakları tekniklere verilen isimdir.

“Bir iyileştirme programı değildir. Süreçlerin tamamen yıkılıp yeniden inşaası anlamına gelir. Değişim mühendisliği, maliyet, kalite, hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı geliştirmeler yaratmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir şekilde yeniden tasarlanması olarak da tanımlanabilir.” Sonrasında ise, işletmelerde değişimin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte bazı “Değişim Yönetimi” teorileri kendini göstermiştir. Değişim yönetimi, planlı ve plansız olmak üzere ikiye ayrılır. “Değişimin her aşaması önceden kararlaştırılıp uygulanıyorsa, böylesi bir değişime planlı değişim denir. Plansız değişim ise, amacı ve süreci daha önce öngörülemeyen, kendiliğinden ortaya çıkan değişimdir.

Değişimi gerçekleştirirken uygulayıcıların karşılaştıkları belli başlı sorunlar vardır. Bunları belirtmeden önce, değişimin her sektöre ve firmaya göre farklılık göstereceğini, belirli bir formatı ve yöntemi olmadığını söylemekte fayda var. Değişim, koşullara göre gerçekleştirilecek bir olgudur. Bu noktada en önemli araç, etkin ve ileri görüşlü bir lidere sahip olmaktır. Başarılı bir değişim gerçekleştirebilmek için değişim liderinin sahip olması gereken bazı temel özellikler vardır. “Öncelikle, iyi bir değişim lideri risk alabilecek cesarete sahip olmalıdır. Çalışanlarıyla iletişimi kuvvetli olmalı, dinleme yeteneğine sahip olmalıdır. Ayrıca, çalışanlarına özelliklerine göre görevler vermeli ve buna göre bir motivasyon ölçütü geliştirmelidir.” Değişimi uygularken karşılaşılabilecek en büyük sorun ise; çalışanların değişme olan direncidir. İnsanoğlu farklı olana tepki verir, üstelik bu farklılık ve değişim onun mevkiini, işini, gelirini etkileyebilecek nitelikteyse direnç daha da şiddetli olacaktır. “Değişim uygularken direnci ortadan kaldırmak ya da en aza indirgemek istiyorsanız, bunun en önemli yolu, iletişimdir.” Çalışanlarınızı sürecin her aşamasına dahil edip, bu değişimin gerçekten gerekli olduğuna ikna etmek, yaratılan yeni vizyondan herkes için somut hedefler çıkarmak gerekir. Bu şekilde insanlar değişim için harekete geçerler. Sadece üst yönetimin konuştuğu toplantılar yerine karşılıklı eleştirilerin yapılabileceği ortamlar sağlamak gerekir. İnsanların değişim sürecini sahiplenmesi ve onun için çalışır hale gelmesi ancak bu şekilde gerçekleşir.

Değişim yönetiminde temel amaç, yeniden yapılandırılan iş süreçlerinde ve organizasyon yapılarında bu değişimi sürekli kılmak olmalıdır. Yani değişim yönetimini gerçekleştirirken kısa vadede iyi sonuçlar elde etmektense, uzun vadede kalıcı olacak şekilde neler yapılabileceği hedeflenmelidir. İşletmelerde kurulacak değişim yönetimi departmanlarıyla bu süreklilik sağlanabilir. Ayrıca değişim için danışman desteği alınıyor olsa bile, bu danışmanların mutlaka örgüt içinde departmanı kurmaları ve işi onlara öğretmeleri gerekmektedir. Ancak bu şekilde devamlılık sağlanabilir.

Türkiye’deki firmaların da uluslararası pazarda rekabet edebilmek için, sanayi çağının getirisi olan katı-hiyerarşik örgüt yapılarından kurtulmaları, örgüt içinde daha etkin iletişim sağlamaları, bireyi merkeze koymaları ve her şeyden önemlisi tüm bu değişiklikleri planlı bir şekilde yapmaları gerekmektedir. Bu amaçla etkin bir lidere ve aynı zamanda çalışanlarını dinleyen, iletişimi kuvvetli bir üst yönetime ihtiyaç vardır.  Değişim yönetimini uygularken üst yönetimin, duygusal kararlar almaktan sakınması, her zaman işletmenin hedeflerine uygun hareket etmesi ve değişimi bu doğrultuda gerçekleştirmesi gerekmektedir. General Electric’in CEO’su Jack Welch, değişim yönetimi uygularken “Ya değişim ya da ölüm” söylemini kendisine ilke edinmiş ve oldukça sancılı; ama bir o kadar da başarılı bir değişim gerçekleştirmiştir.

Unutulmaması gereken bir nokta daha var ki, o da; değişim kararının, kriz yaşanmadan, değişime mecbur kalmadan önce alınmış olması gerektiğidir.  Kriz anında herkes bir şeylerin yanlış gittiğini fark edip değişim kararı alabilir, belki bu değişimde başarılı olunup, kriz de atlatılabilir. Çünkü kriz anında alınan değişim kararına direnç de az olacak ve çalışanlar krizden çıkmak için değişimi kabul edip bunun için çalışmak durumunda kalacaklardır. Bu durumda değişimin önündeki en büyük engellerden biri olan, çalışan direnci ortadan kalkacağı için süreç daha rahat uygulanabilecektir. Fakat başarılı olunamadığı takdirde işletme yok olacaktır. Bu nedenle;  asıl başarı ileri görüşlü olabilmekte ve her şey yolundayken risk alıp değişimi gerçekleştirip, daha da ileriye gidebilmektedir.

Nursel Yeğengil

Marmara Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Fransızca Kamu Yönetimi, dördüncü sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

  • Tüz Vergiliel, Melek; Değişim ve Kaos Ortamında İşletme Davranışı, Alfa Basım, Bursa 2004
  • Kanbur, Aysun; Küreselleşme Sürecinde Post-Modern Örgüt Yapıları, Google Akademi s.388
  • Hammer, Michael; Champy, James; Değişim Mühendisliği-İş İdaresinde Devrim İçin Bir Manifesto, Sabah Kitapları, İstanbul, Haziran 1997 s. 2
  • Aynı Eser s.29
  • Burnes, Bernard; Managing  Change A Strategic Approach To Organisational Dynamics, Pearson Education 2000, England
  • Vardar, Abdül; Bireysel ve Kurumsal Değişimde Yeniden Yapılanma Stratejileri, Kariyer Yayıncılık, Nisan 2001, İstanbul ss. 88-89
  • İzgören, Ahmet Şerif: Geleceğin Organizasyonunu Yaratmak – Şirketler İçin Bir Değişim ve Yeniden Yapılanma Kılavuzu, Elma Yayınevi 2007

Kategori Haberler, Serbest Kürsü0 Yorum