Arşiv | Serbest Kürsü

Tüketicilerin Satın Alım Davranışları

Tüketicilerin Satın Alım Davranışları

Tüketicilerin yabancı perakendecilerin ürünlerine karşı tutumu ve satın alım davranışları

Türkiye, artan nüfusu, gelişen ekonomisi ve pazar potansiyeli, yükselen işgücü faktörleri dolayısıyla uzun yıllardan beri birçok yabancı perakendecinin ilgi odağı haline gelmiştir. Euromonitor International kuruluşunun 2009’da yaptığı araştırmaya göre, Türk tüketicisinin çok uluslu markalara karşı ilgi duyması ve kendilerine batıya özgü bir yaşam stili vaat eden ürünler için para harcamaya hazır olması nedeniyle, uluslararası perakendeciler için Türkiye potansiyel bir pazar oluşturmaktadır. Dünyadaki ve Türk tüketici piyasasındaki değişmelerle beraber yabancı perakendeciler 1980’lerden itibaren Türk firmalarıyla lisans anlaşmaları yaparak ya da ortak teşebbüslerle Türkiye  pazarına girmeye başlamışlardır (Tokatlı & Boyacı, 1998). Tüm bu unsurlar uluslararası perakendeciler için ilgi çekici olsa da, faaliyetlerini sürdürmek istedikleri ülkelerde karşılaştıkları farklı demografik yapılar, tüketicilerin farklı tutumları, değerleri ve kültürleri, detaylı pazarlama araştırmalarının gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda, Türk tüketicisinin yabancı markalara karşı tutumunu ve satın alım davranışlarını belirlemek amacıyla bir pazarlama araştırması yürütülmüş, sırasıyla literatür taraması, metodoloji, bulgular ve tartışma bölümünden oluşan bir rapor oluşturulmuştur.

1)Tüketicilerin yabancı markalara karşı tutumu ve satın alım davranışları

Yabancı perakendeciler, farklı kültürel değerlere sahip ülkelerde faaliyetlerini sürdürürken birçok problemle karşı karşıya kalmaktadır (De Mooji & Hofstede, 2002). Bu anlamda yapılan araştırmalara göre tüketiciler globalleşen dünyada kendi kültürel, ulusal, etnik kimlikleri ve değerleriyle daha yakından ilgilenmeye başlamıştır (Burton, 2002; Quellet, 2007). Örneğin Morganosky ve Douglas (1989)’ın yaptığı bir araştırmada kırsal kesim tüketicilerinin şehirde yaşayan tüketicilere oranla ithal ürünlere karşı daha fazla negatif tutum geliştirdikleri saptanmıştır. Farklı tüketiciler aynı alışveriş atmosferine ve/veya aynı ürüne karşı farklı tepkiler geliştirmektedir (Yalch & Spangenberg, 1993). Tüm bu araştırmalar dikkate alındığında tüketici davranışlarında önemli bir faktör olan tüketici etnosantrizminin ve demografik özelliklerin yabancı ürünlere karşı tutumu nasıl etkilediğini incelemek  gereklilik haline gemiştir. Etnosantrizm (halkbencilik)  genel anlamıyla, kişilerin kendi ırklarının diğer ırklara oranla daha üstün olduğu yönündeki inançlarıdır. Shimp ve Sharma (1987)’ya göre tüketici etnosantrizmi, tüketicilerin yabancı bir ürün satın almayı uygunluk ya da ahlaki doğruluk açısından nasıl değerlendirdiğidir. Bu anlamda Shimp ve Sharma (1987) etnosantrizm konusunu tüketici davranışlarında incelemiş ve bunu tüketici etnosantrizmi olarak tanımlamış, ölçüm aracı olarak CETSCALE’i (tüketici etnosantrik eğilim ölçeği) kullanmışlardır. Yapılan araştırmalar doğrultusunda yüksek etnosantrizm skorlarının, yabancı ürünleri satın almadaki isteksizlikle ve bu ürünleri negatif olarak değerlendirmekle ilişkili olduğu saptanmıştır (Shimp & Sharma, 1987). Cutura (2006)’nın yakın zamanda yaptığı bir araştırmada yaş, eğitim ve tüketicinin yaşadığı çevrenin tüketicilerin etnik görüşlerinde ve satın alım davranışlarında önemli bir yer sahibi olduğu sahibi olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Arı (2007)’nın Türkiye’de yaptığı araştırmaya göre katılımcıların orta derecede etnik eğilime sahip oldukları ve yaş, gelir düzeyi ve eğitim seviyesinin etnik eğilimleri etkilediği belirlenmiştir.

2)Metodoloji

Kasım 2009’da Ege bölgesinde 50 katılımcıya toplam 18 soruluk bir anket uygulanmış, veriler SPSS programı aracılığı ile analiz edilmiştir. Anket üç farklı bölümden oluşup, birinci bölümde katılımcıların cinsiyetleri, yaşları, eğitim seviyeleri, bir ay boyunca yaptıkları toplam harcamalar sorularak demografik karakteristikleri belirlenmeye çalışılmıştır. Anketin ikinci bölümünde bazı ürün grupları verilerek hangi markaları tercih ettikleri ve yabancı markalı ürünleri ne kadar sıklıkta kullandıkları sorularak katılımcıların gerçek hayattaki yabancı marka kullanımına ilişkin bir sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır. Anketin son bölümünde yabancı ürün kullanımıyla ilgili sekiz farklı görüş verilerek katılımcılardan bu görüşleri beşli Likert ölçeğine göre değerlendirmeleri istenmiştir (1=kesinlikle katılmıyorum, 5=kesinlikle katılıyorum). Bu ölçek sonuçları analiz edilerek tüketici etnosantrizmi belirlenmeye çalışılmıştır.

3)Bulgular

Katılımcıların yarısından fazlasını kadınlar oluşturmaktadır (yüzde 66). Katılımcıların ortalama yaşı 28,34 iken minumum yaş 17 maksimum yaş 68’dir. Katılımcıların çoğunluğu 20-25 yaş aralığında olup (yüzde 66), eğitim düzeyi üniversite ağırlıklıdır (yüzde 70). Son olarak, katılımcıların çoğunluğu bir ay içerisinde 201-500 TL harcadıklarını belirtmişlerdir (yüzde 46). Her bir katılımcıya kola, kot pantolon, beyaz eşya, makarna ve çikolata ürünlerindeki marka tercihleri sorulmuş, bu doğrultuda her bir katılımcı için tercih ettikleri ürünlerin kaç tanesinin yabancı markaya ait olduğu hesaplanmıştır. Yapılan hesaplamalarda katılımcıların büyük çoğunluğunun (yüzde 90) en az bir ürün grubu için yabancı markaları kullandıkları saptanmıştır. Bu amaç doğrultusunda yabancı markaları ne kadar sıklıkta kullandıkları sorulmuş, büyük bir çoğunluk (yüzde 82) bu ürünleri bazen (yüzde 28), sık sık (yüzde 52) ve her zaman (yüzde 2) kullandıklarını belirtmişlerdir. Bu sonuçlar dikkate alındığında yabancı markalı ürün kullanımının katılımcılar arasında çok yaygın olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda, yaş ve yabancı marka kullanımı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla bu iki değişken korelasyon analizine tabi tutulmuş ve 0,01 anlamlılık düzeyinde negatif bir korelasyon bulunmuştur (r = -,596, p=,000). Bir başka deyişle, katılımcıların yaşları arttıkça yabancı marka kullanımı azalmaktadır. Eğitim seviyesinin yabancı marka kullanımı üzerindeki etkisini ölçmek amacıyla ilköğretim seviyesi ve üniversite seviyesinde olan katılımcılar gruplandırılarak yabancı marka kullanım sıklığı ile bağımsız grup t-test analizine tabi tutulmuş ve sonuçlara göre ilköğretim seviyesine sahip katılımcıların 0,05 anlamlılık düzeyinde yabancı markaları kullanmaya karşı daha az eğilimli oldukları saptanmıştır (t = -5,118, p= ,000).

Tüketici etnosantrizmini belirlemek için belirtilen görüşler ve cevaplar doğrultusunda hesaplanan aritmetik ortalamalar ve standart sapmalar şu şekildedir; kalite ve fiyat aynı olduğunda yabancı markalar yerine yerli markaları tercih ederim (ort. 4.32, SS. 0,91339), yabancı markaların, yerli olanlara göre daha kaliteli olduğunu düşünüyorum (ort. 2.76, SS. 1,02140), yabancı markaların yerli olanlara oranla daha pahalı olduğunu düşünüyorum (ort. 3.78, SS. 0,99571), yabancı markaların yerli markalara göre daha iyi satış sonrası servis sunduğunu düşünüyorum (ort. 2.82, SS. 0,98333), yabancı markalara sahip olma fikrinden hoşlanmıyorum (ort. 2.72, SS. 1,12558), yabancı bir marka aldığımda kendimi suçlu hissederim (ort. 2.50, SS. 1,24949), yakın çevremi yerli ürünler alma konusunda teşvik ederim (ort. 3.46, SS. 1,03431), yerli ürünler alarak Türk ekonomisine katkıda bulunduğumu düşünüyorum (ort. 4.20, SS. 0,75593). Tüm görüşler hesaplanarak bir endeks oluşturulduktan sonra test değeri 3 alınarak oluşturulan endeks tek örneklem t-testine tabi tutulmuş 0.05 anlamlılık düzeyinde çıkan sonuçlar, katılımcılar arasındaki tüketici etnosantrizmini kanıtlamıştır.(ort. 3.4250, SS. 0,52245,  p = ,000). Etnik görüşlerle yabancı ürün kullanımı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla 0.01 anlamlılık düzeyinde korelasyon analizi yapılmış ve bu iki değişken arasında negatif bir ilişki bulunmuştur (r = -,410, p = ,003). Diğer bir deyişle katılımcılarda etnik görüşler var oldukça yabancı markaların kullanımı azalmaktadır. Eğitim seviyesinin etnosantrizmi nasıl etkilediğini incelemek amacıyla, ilköğretim seviyesindeki ve üniversite seviyesindeki katılımcılar gruplandırılmış ve 0.05 anlamlılık düzeyinde bağımsız grup t-test analizine tabi tutulmuştur. Sonuçlara göre ilköğretim seviyesindeki katılımcıların diğerlerine oranla daha fazla etnik görüşlere sahip olduğu saptanmıştır (t = 2,246, p = ,03). Son olarak yapılan korelasyon analizi sonucunda etnik görüşlere katılımla yaş arasında 0.05 anlamlılık düzeyinde pozitif bir korelasyon bulunmuştur (r = ,360 , p = ,01) Katılımcıların yaşları arttıkça etnik görüşlere katılım oranı artmaktadır.

4)Tartışma ve öneriler

Uygulanan araştırma sonuçları değerlendirildiğinde, katılımcılar arasında yabancı marka kullanımının oldukça yaygın olduğu görülmüş, yaş ve eğitim düzeyi gibi demografik değişkenlerin yabancı marka satın alımını önemli oranda etkilediği saptanmıştır. Tüketici etnosantrizminin katılımcılar arasında var olduğu belirlenmiş, bu özelliğin yaş ve eğitim düzeyi gibi demografik özelliklerle birlikte satın alım davranışlarını etkilediği tespit edilmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’yi hedef pazar olarak seçecek uluslararası perakendeciler Türk tüketicisinin demografik karakteristiklerini, farklı bileşenlerden oluşan tüketici davranışlarını yakından incelemeleri gerekmektedir. Bu anlamda yabancı perakendecilerin ürün, fiyat, promosyon ve dağıtım faktörlerinden oluşan pazarlama karmasını gerek kendi pazar araştırmalarıyla, gerekse bu şekilde oluşturulan pazarlama araştırmaları doğrultusunda tekrar düzenlemeleri söz konusu olacaktır. Bu noktada farklı tüketicileri hedef kitle olarak seçen perakendecilerin müşteriyle kurulan ve birçok faktörden oluşan iletişim stratejilerine önem vermesi gerekmektedir.

Çünkü müşteriyle iletişim kurmak, onları anlamada ve etkilemede anahtar faktördür (Baltacıoğlu & Demirbağ Kaplan, 2007). Müşteriyle iletişimin geliştirilmesi ve müşteri odaklı çalışma konusunda yabancı perakendecilerin yerli firmalarla anlaşmalar yapmaları ve müşterileri yakından tanıyan yerli çalışan ve yöneticileri firmalarında bulundurmaları gerekmektedir.

Aynı zamanda, yabancı perakendecilerin, yerli müşterilerin alışık olduğu ürün gruplarına mağazalarında yer vermeleri yerinde bir karar olacaktır.

KAYNAKÇA

1)Arı, E. S. (2007). Satın alma kararlarında tüketici etnosantrizmi ve menşe ülke etkisinin rolü. Yüksek lisans tezi, Çukurova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.

2)Baltacıoğlu, T. & Demirbağ Kaplan, M. (2007). İyi iletişim = iyi pazarlama. İstanbul: MediaCat Kitapları.

3)Burton, D. (2002). Incorporating ethnicity into marketing intelligence and planning. Market Intelligence and Planning, 20(7), 442-451.

4)Cutura, M. (2006). The impacts of ethnocentrism on consumer evaluation processes and willingness to buy domestic vs. imported good in the case of Bosnia and Herzegovina. South East European Journal of Economics and Business, 1(2), 54-63.

5)De Mooji, M. & Hofstede, G. (2002). Convergence and divergence in consumer behavior: Implications for international retailing. Journal of Retailing, 78, 61-69.

6)Euromonitor International. (2009, February). Retailing in Turkey.

7)Margonosky, M. A. & Douglas, S. U. (1989). The rural consumers: Attitudes toward imports. Family and Consumer Sciences Research Journal, 17(4), 330-336.

8)Quellet, J. F. (2007). Consumer racism and its effects on domestic cross-ethnic product purchase: An empirical test in the United States, Canada and France. Journal of Marketing, 71(1), 113-128.

9)Shimp, T. A. & Sharma, S. (1987). Consumer ethnocentrism: Construction and validation of the CETSCALE. Journal of Marketing Research, 24, 280-289.

10)Tokatlı, N. & Boyacı, Y. (1998). The changing retail industry and retail landscapes: The case of post-1980 Turkey. Cities, 15(5), 345-359.

11)Yalch, R. & Spangenberg, E. (1993). Using store music for retail zoning: A field experiment. Advances in Consumer Research, 20, 632-636.

Bircan Aşuk,

İzmir Ekonomi Üniversitesi İşletme Bölümü (Perakende Yönetim Opsiyonu)  4’üncü sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum

Yeni Bir Dönem

Yeni Bir Dönem

Çinliler “kriz” kelimesini yazarken iki fırça darbesi kullanıyor. Bir fırça darbesi tehlike anlamına geliyor, diğeri ise fırsat. Bir kriz anında tehlikelere karşı dikkatli olun ama fırsatları da fark edin. (John F. Kennedy)

Yıllardan beri ilk kez düşük seyreden faiz oranları yüksek faizle yatırıma alışmış olan tasarruf sahiplerini farklı yatırım araçlarına sevk ediyor ancak bu yeni yatırım araçları farklı riskleri barındırıyor. Bu yatırım araçları arasında öne çıkan ise her bilgi düzeyindeki yatırımcı için alternatif olan yatırım fonları. Peki yatırım fonlarını seçerken nelere dikkat etmek gerekiyor? Öncelikle kısaca bu konuya değinelim.

Yatırım fonlarına yatırım yaparken dikkat edilecek noktalar genel olarak şunlardır: Fon katılım giderleri ki bunlar fon yönetim ücreti ve satış komisyonu ( Fon alınırken ve satılırken ödenir.) olarak iki çeşittir. Bu giderler dışında fonun performansı ve yatırımcı profiline uygunluğuna da dikkat edilmelidir. Yatırım fonları mevduatlar gibi değildir. Yatırım yaptığınızda bir risk almış olduğunuzu unutmamalısınız. Dolayısıyla yatırımcılar mutlaka yatırımcı profillerini getiri beklentileri ve risk iştahlarını yansıtacak şekilde ortaya çıkarmak üzere hazırlanmış testlerle veya bir aracı kurumda yardım alarak belirlemelidirler.

Fon karşılaştırmaları da fonların performansı açısından çok önemlidir. Fonlara ait performans kayıtları genellikle yıllara ait getiriler yazılarak tablolar halinde yayınlanır ve fon getirileri yıllar boyunca değiştiği için son satıra bu yılların ortalama getirisi yazılır ve yatırımcıların bu tablodan en iyi ortalaması olanı seçebilmesini sağlayacak şekilde sıralanıp her yıl yeniden değerlendirilir. Genellikle tablo şu şekildedir:

Yatırımcının işi artık daha kolaydır ve tablodan getirisi en yüksek olan fonu seçip aynı risk grubunda en iyi getiriyi alma yolunda adım atmıştır. Buraya kadar her şey doğru gibi ama gerçekten öyle mi? Maalesef hayır üstelik hata sadece geçmiş yıllara ait verilerin gelecekte de devam edeceğini düşünerek de yapılmıyor. Hata en temel olarak bu performans sisteminden kaynaklanıyor. Basitçe bir örnekle bu fonlara 2008 yılı başında 100 TL eşit miktarda yatırım yapıldığını düşünürsek 2009 sonunda A fonuna yatırılan para 143,5 TL, B fonuna yatıran para 140,6 TL, C fonuna yatırılan para 160,4 TL olacaktı. Yani son iki yıl için en iyi getiri aslında C fonundan sağlanmış. Üstelik bu tabloların finans basının en seçkin yayınlarında da bu şekilde yayınlanması da daha hayret verici ve yıllar boyunca değişmeyen yatırım yapısının finansal bilgi servislerini de ne kadar olumsuz etkilediğinin açık bir göstergesi sayılabilir. Peki ama getiriler nasıl hesaplanmalı? Burada yatırımcıların yapması gereken yıllık getirileri matematiksel şekilde yazıp (yüzde 50’nin eşiti 0,50), 1 ekleyip (Zarar yıllarında 1’den çıkarıp.) bütün değerleri çapmaktır. Elde edilen en yüksek değer en büyük performansı gösterecektir. Elde edilen getiri bu  örnek için iki yıllık bileşik getiri oranını verecektir. Bunu yıllık bazda hesaplamak da mümkün ancak bunu için hesap yılı (Bu örnek için 2 yıl) derecesinden kökü alınıp 1 çıkarılarak yıllık bileşik getiri (Compound Return***) hesaplanabilir. Bir diğer önemli nokta fonların geçmiş performansının gelecek başarısını yansıtıp yansıtamayacağı. Adı Worth olarak değişen Investment Vision dergisinin yaptığı araştırmaya göre 1981 ile 1990 yılları arasında her yıl hemen önceki üç yıl arka arkaya en iyi performans gösteren fona yatırım yapanlar S&P 500’ün yüzde 2,5 gerisinde kalmış bulunuyor. Yine aynı şekilde son beş ve 10 yıllık en iyi performansı gösteren fonlara yatırım yapanlar ise S&P’yi ancak yüzde 0,88 ve yüzde 1,02 geride bırakabilmişler. Buradan alınacak ders şu: zamanınızı geçmiş performans tabloları arasında geçirmeyin. Burada söylenmek istenen ise geçmişi iyi bir fonu seçmeyin demek değil. Ancak fonlar arasında dalgayı yakalamaya çalışmak yerine tutarlı ve düzenli performans gösteren bir fonda kalmak daha yararlı olacaktır.*

Son olarak bu tarz hesap hataları ve yanlış yönlendirmeleri çevrelerinde görüp kandırıldıklarını düşünen yatırımcıların finansal sisteme güvenini kaybedip piyasalardan çekilmeleri sonucuna yol açtığı da unutulmamalıdır. Finansal sistemlerin işleyiş temeli karşılıklı güvene dayanır ve bu güveni inşa etmenin yolu da güvenilir bilgi sistemleri oluşturmak ve yatırımcıları bilgilendirmektir. Zamanla değişen yatırım tercihlerinin yeni ihtiyaçları da doğurmasıyla Morningstar** Lipper** gibi bu konuda uzmanlaşmış servislerin doğmasına fırsat sağlayacaktır. Yine de her soruna rağmen yatırımcıları artık yeni bir dönem bekliyor ancak bu dönemde risklerin farkında olmak gerektiği kadar fırsatları da kaçırmamak gerekir.

KAYNAKÇA

*Peter Lynch, John Rothchild, Borsayı Yenmek, Scala Yayınları, 2000

** Morningstar ve Lipper Fon araştırma ve rating şirketleridir. Ayrıntılı bilgi için; www.lipperweb.com, www.morningstar.com

*** Ayrıntılı bilgi için http://www.investopedia.com/terms/c/compoundreturn.asp

***Wayman, Rick, CAGR: The Good, The Bad And The Ugly

http://www.investopedia.com/articles/analyst/041502.asp

Baran Buluttekin

Namık Kemal Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, İnşaat Müh. Bölümü 4’üncü sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

Kategori Haberler, Serbest Kürsü0 Yorum

Reddedilmek!

Reddedilmek!

Hem tam zamanlı çalışıp, hem üniversite okuyorsunuz. Ailenizden epey uzakta. Mezuniyete haftalar kala, çok istediğiniz bir şirkete iş başvurusu yaptınız. Onlarca şirket değil, sadece orası. Hayaliniz orada çalışmak çünkü.

3-4 mülakat görüşmesi. Şirket 2 saat uzaklıkta başka bir şehirde, ancak sorun değil. Her görüşmeye çağırdıklarında kalbiniz yerinden çıkacak gibi oluyor. Her şey iyi gidiyor. Ücrette anlaşılmış. Hatta şirket size bir kişi tahsis etmiş, onun yardımıyla bilmediğiniz bu şehirde oturacak ev bakıyorsunuz.

Okul bitmeden istediğiniz işi bulmuşunuz, derslere girerken havanız bile farklı artık! Sonra o da ne, beklenmedik bir mektup:

“Sizi tanıdığımıza çok memnun olduk. Ancak eğitim ve ilgi alanlarınıza uygun bir pozisyon bugün itibariyle şirketimizde olmadığından başvurunuzu üzülerek kabul edemiyoruz. CV’inizi gelecekte olabilecek fırsatlar için saklıyor olacağız…”

Nasıl yani? Şaka mı bu? Ne oldu bizim o olumlu görüşmelere? Neden ev aramaya kadar gitti bu süreç? Ne olduysa oldu, son dakika top direkten döndü, reddedildiniz işte!

[Bu arada aldığı ret mektubunu reddedenler varmış, bayıldım fikre!]

Bu ret beni öylesine sarsmıştı ki, öncesinde çok istediğim o universiteye kabul edilmediğim zamanları bile unutturmuştu. Ön kapıdan almadınız, o zaman bacadan girerim misali, 2 sene bin kişilik, tek bir lokantası bile olmayan terk edilmiş bir köyde ufak bir okula gidip, 2 sene sonra, beni başta reddeden o okula transfer olmuştum. O genç yaşlar için bu bir zaferdi, reddedilmek motive etmişti.

Ancak o sıralarda hayal gibi gördüğüm o iş başvurusundan gördüğüm ret çok ağırdı. Ben eksik, yetersiz, başarısız, zavallı biriydim. Kendime güvenim sıfırlanmıştı.

Hayal ettiğim ‘ben’ bu değildi. İşte bu yüzleşme canımı yakıyordu.

Bu arada bilim adamları diyor ki, reddedilme insanın kalbini kırar, hatta ağrı verir. Bu ‘ağrıma’ kısmını incelemişler de. Gözüne bir yumruk yediğinde beyninde bu ağrıyı hissetmeni tetikleyen bölgeyle, reddedilince harekete geçen bölge aynıymış: ‘anterior cingulate cortex‘ (ACC). O yüzden duyulan ağrı gerçek. [Hatta bu dönemlerde alınacak ağrı kesicinin işe yarayacağını bile söyleyenler var!]

Bu iki ret hikayesine daha sonra, işten kovulmak dahil, o kadar çok yenileri eklendi ki, alıştım reddedilmeye! Yeni gelen ‘hayır’ların çoğu iş dışı konulara kaydıysa da, ben artık bir ret canavarıydım. Reddedildikçe gaza gelir olmuştum. Ne olmuştu bana?

Ne olmuştu da, beğenilmeme, geri çevrilme, dışlanma ve hatta varlığımın tanınmaması beni motive eder olmuştu?

Sanırım şu soruyu daha sık sorar oldum kendime:

“Tunç, ‘reddedilme korkusu’ nasıl olur da; kafandaki fikirleri paylaşmanı, sevdiklerine sevdiğini söylemeni, girmek istediğin bara gitmeni veya kafandan geçenleri yazmanı engelleyebilir; kafayı mı yedin?”

Korkuya bak sen!

Ancak ne zaman;

- Facebook’ta tanımadığım birinin ilgimi çeken bir yönü olduğunda, bunu açıkça yazınca,

- Üç sapla bir bara gidip, kapıdaki cüsseli ağbiye ‘içtenlikle’ neden içeri girmek istediğimizi söyleyince, yine de almazsa kızmayıp, yanda da bar olduğunu hatırlayınca,

- Bir yatırımcıya neden bir fikrin tutacağını, ‘ya aşağılar ya da kendisi yapar’ diye çekinmeden anlatınca,

- Birine, uçuk bir fikri “sen ne aptalsın” deme ihtimaline karşı bile heyecanla anlatınca,

- Veya hoş bir kıza; “hadi bir şeyler yapalım, sevdim seni” diyince…

hiçbir şey kaybetmediğimi, aksine denedikçe, hem çok eğlendiğimi, hem de daha çok nasıl ‘evet’ alırımın yollarını öğrenirken buldum kendimi:

Beğenilmeyen ben değilim, onlara açtığım bir yönüm sadece. O yön, beni ben yapan değerlerden biriyse, sallama. Değilse, değiş.

Herkes her şeyi kabul edilecek diye bir şey yok. Biz de birçok kez “hayır” diyoruz insanlara. O zaman benim de bu cevabı, en az “evet” kadar duymayı içselleştirmem gerek.

Reddedilmek bana, beni tanıtıyor. Yeniden keşfediyorum bazı yönlerimi.

Reddedilmek hayatın parçası. Kaybetmeye alan tanımadan, harekete geçmek ve kazanmak mümkün değil. Kısaca “Kapıyı açmayı denemezsem, bu içeride kalmaya da razıyım” demek değil mi? [Oscar Wilde, Stephen King, George Orwell ve hatta sonradan Nobel kazanan Isaac Bashevis Singer'ın ilk kitaplarının birçok yayınevi tarafından reddedildiğini duymuşunuzdur! Gerçi Bill Gates de zamanında "640 Kb’lık hafıza herkese yetecektir” demişti!]

Herkes beni sevecek diye bir şey yok. Gerek de yok.

Şeffaf ve samimiysen, seni sen olduğun için seven insanları kalabalık içinde görmek kolaylaşıyor. İki ajandası olanlar ise çıplak kalıyor. Nerelerde, kimlerle, ne yaparken daha mutlu olduğunu keşfediyorsun.

Çocukken olmayan bu korku, şimdi varsa, benim dışımda birileri bunu bana yerleştirmeye çalışıyor demek değil mi? Gelmeyeceğim işte onların oyununa :)

Tunç Kılınç

Kategori Serbest Kürsü0 Yorum

Küresel Finans Krizi

Küresel Finans Krizi

Fortune Türkiye okurları, bu yazımızda 2008 Küresel Finans Krizi’ni çıkış nedenleri ve yapısal özellikleri ile inceleyeceğiz. Bu aşamada öncelikle finansal krizin tanımını yapıp daha sonra finansal küreselleşme ile krizi birlikte ele alarak küresel finans krizine ulaşacağız. Hepinize keyifli okumalar diliyorum.

Finansal kriz literatürüne katkılarıyla dünyanın önde gelen iktsatçıları arasında  sayılan Charles P. Kindleberger, Cinnet, “Panik ve Çöküş” isimli eserinde finansal krizin açıklamasını “güzel bir kadın gibidir, tanımlaması zordur fakat karşılaşınca anlarsınız” şeklinde yapmıştır. İlk kez bir finans krizini güncel olarak takip eden benim gibi genç iktisat öğrencileri için bu tanım oldukça etkileyicidir.

Kitabın sunuş yazısında Prof.Asaf Savaş Akat,  en genel haliyle mali piyasa dalgalanmalarının üç evresi “cinnet”, “panik” ve “çöküş”ü  şöyle açıklamaktadır. Cinnet; kâr hırsının büyüleyici etkisi ile sağduyunun unutulduğu, hayatları boyunca yaptıkları tasarrufların yapay cennetler vaat edenlere verilmek üzere sıraya girildiği anı, cinnet anını vurgulamaktadır. Cinnet, teşhisi kolay ama paniğe geçiş anı öngörülemeyen bir evredir. Her an paniğe dönüşebilir. Ve panik başlayınca tasarruf sahipleri daha önce tasarruflarını yatırdıkları mekânda bu sefer tasarruflarını kurtarabilmek için paniklemektedirler. Bu aşamada kamu yönetimi mutlaka devreye girer. Fakat bu dalgalanmalar altında kalmak istemeyen kamu yöneticileri geri dönülmez hatalar zincirine bir halka daha eklerler. Bu güvensizlik ortamında iflaslar çığ gibi büyür, karşılıksız alacaklar artar, talep düşer ve üretim azalır. Çöküş başlamıştır, cinnetin ve paniğin bedeli ödenmektedir.

Bu bölümde aslında ekonomide ulaşılmak istenilen ama aşırılık, denetimsizik ve kontrolden çıkmışlığın işe dahil olmasıyla sorunsallaşan durumlar üzerinde yoğunlaşacağız. Bu sorunsallar krizin yapısal özelliklerini ve temel noktalarını bize gösterecek.

Bunlardan ilki makro iktisadın inceleme alanlarından  –ulusal gelir, büyüme, işsizlik, enflasyon, ödemeler bilançosu vb.-  biri olan ekonomik büyümedir. Ekonomik büyüme hükümetlerin temel hedeflerindendir.  Ekonomik büyümenin önemini pekiştirmek için, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Kanunu’nun 4. Maddesi “Banka, fiyat istikrarını sağlama amacı ile çelismemek kaydıyla hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını destekler” ifadesini hatırlamakta fayda var. Büyüme için izlenecek yollardan biri faizlerin düşük oranlarda tutularak paranın piyasada yeni yatırımlara akışını sağlamaktır. Serbest bırakılan bu para ile yapılan yatırımlar üretimi artırmak ile birlikte, işsizliği azaltacaktır. Teknolojik yenilikler ile birleşen bu üretim artışı daha verimli ve etkin olma şansını yakalayacak ve bu yolla ekonomik büyüme gerçekleştirilecektir. Ama bu ütopya gerçekleşmedi. Çünkü serbest bırakılan  bu parasal bolluk hali hazırda yatırımın fazla olduğu koşullarda verimli kullanılmadı.

Bir diğer olumlu başlayıp ama aşırılıklar ile birlikte olumsuz sonuç doğuracak gelişme, finansal mühendisliğin 1980’lerden itibaren almış olduğu yoldur. Son 30 yılda riskin azaltılması ve yeniden tahsisine olan müşteri talebi, arz koşullarının değiştirilmesine yönelik sermaye baskıları ve işlem maliyetlerinin azaltılması, enflasyon oranının düşülmesine katkısı, enformasyon ve teknolojide hızlı gelişmeler  bankacılık ve finansal sektörde yapısal değişimleri tetikleyen etkenlerdir. Bu süreçte bilimsel araştırmaların katkısı artmakla birlikte, beşeri sermayesi zengin, dünyanın sayılı üniversitelerinde finans eğitimi alan tecrübeli finans mühendisleri yetişti. Peki, bu mucitler bilgileri ile ne icat ettiler?

Krizin tohumu olarak adlandırdığım ve genetiği değiştirilmiş “menkul kıymetleştirme” ilk olarak 1980’lerde çalışmalara konu oldu. İlk haliyle menkul kıymetleştirme; fon akımlarının genellikle menkul kıymetler üzerinden yapılması olarak tanımlandı. Süreç içerisinde menkul kıymetleştirme; dolaşım kabiliyeti olmayan finansal kontratlara dolaşım kabiliyeti kazandırılması olarak işlevsellik kazandı. Bu ekonomik geliri artırıcı bir yenilik olan finansal inovasyondu. Dolaşım kabiliyetli finansal kontratlara sahip bir bilançonun manevra kabiliyeti artıyordu. Son olarak yapılan tanımdan, menkul kıymetleştirme; kredi kontratlarının (el değiştiremeyen finansal kontratlar) tahviller (el değiştirebilen finansal kontrat) haline getirilmesi olduğu anlaşıldı.

Peki bu durum nasıl olur da bizi krize “kilitler”?

İlk olarak banka krediyi açıyor. Sonra biraz önce bahsettiğimiz şekliyle kredi portföyünü menkul kıymetleştirme yoluyla el değiştirebilen tahvillere çeviriyor. Bu tahvilleri satarak  verdiği kredinin  nakdini geri alıyor. Kredi portföyü oluşturulduktan sonra banka bilançosundan ayrılmakta.Buraya kadar herşey güzel. Sadece bir kredi açıldı ve bir başka kuruma bu kredinin tahvili satıldı. Bir nevi arabuluculuk yapma görevi yerine getirildi. İşin tıkandığı nokta; bankaların verdiği krediyi bilançosunda göstermeme lüksü ile kredi riskini yeterince değerlendirmeden, herkese kredi vermeye başlamasıdır. İşte denetim ve kontrol sisteminin açığı burasıdır. Sistem bilanço dışına aktarılan riskleri göz ardı etmektedir.

Yusuf  Yalçınkaya / Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat 4. Sınıf Öğrencisi

Fortune Kampüs’ten alınmıştır.

Kategori Serbest KürsüYorumlar kapalı