Etiket arşivi | "ekonomik büyüme"

Türkiye’nin Büyüme Stratejisi Nedir?


Türkiye ekonomisinin dinamikleri üzerinde düşünmeye başlamıştık. İlk önce, geçen hafta, düşük tasarruf oranı meselesine değindik. Orada yapılması gereken güçlü bir mali kural ve de onun güvenilirliğini garanti altına alacak bir izleme mekanizmasıydı. Bu hafta konumuz ise ekonomimizin bir başka meselesi olsun istedim. Sizce Türkiye’nin büyük bir ekonomi olması, burada büyüme sürecinin yeniliklere ve icatlara dayalı olması ihtimalini olumsuz etkiler mi? El cevap: Etkiler. Ya da daha temkinli ifade etmek gerekirse etkileyebilir. Gelin bir bakalım. Ortadaki problemi görelim.

Önce isterseniz ne demek istediğimi daha açıklıkla ifade edeyim. Çin’in yükselişinin bize ve herhalde pek çok ülkeye daha şöyle bir mesaj vermiş olması gerekir: “İşçilik maliyetlerini düşük tutarak ayakta kalmakta olduğumuz sektörlerde işimiz zordur.” İş neden zordur? Birincisi, işçilik maliyetlerini, bugün için, Çin’den daha düşük tutabilmek mümkün değildir. Hayali bile söz konusu değildir. İkincisi, orada önümüzdeki on yıl süresince her yıl sanayi işçisi haline gelebilecek yaklaşık otuz milyon kişi varken, ucuz işgücü maliyetlerine dayalı rekabete kalkışmak sürdürülebilir değildir. Böyle bakıldığında, çıkarılması gereken sonuç açıktır: Türkiye benzeri ülkelerin rekabet güçlerini koruyabilmek için işgücü kalitesini artırmaları ve değer zincirinde birkaç aşama yukarıya çıkarak, kendilerine farklı bir faaliyet alanı oluşturmaları gerekmektedir. Mevcut işini sürdüremeyecek olanın kendine bir yeni iş alanı tanımlamasında fayda vardır.

Burada insanın aklına gelen, aynı iş kolunda, verimliliği artıracak yenilikler olabilir. Örneğin, bilgisayar teknolojisinin iş süreçlerinde kullanıma sokulması her sektörde etkinlik kazançlarına yol açmıştır. Bu durumda, Çin’le rekabet etmek isteyenin, kendi iş yapma biçimini değiştirmesi, daha kaliteli bir işgücüne sahip olmanın öneminin farkına varması, hangi sektörde faaliyet gösteriyorsa, o alanda yeni teknolojiler geliştirmeye ağırlık vermesi gerekmektedir. Evvelki hafta İsrail’de kurulu bir şirket, derin yaraları, dikişsiz, ipliksiz ”dikebilmeye” imkân sağlayan bir cihazı tanıtıyordu mesela. Eskinin “Uzay Yolu” dizilerinde Doktor McCoy öyle yapardı. Yaşı elliye yaklaşanlar bilir. Şimdi adamlar yapıyorlar işte. Dolayısıyla ya iş sürecinizde teknoloji ile birlikte bir yenilik yapacaksınız ya da bir icat çıkaracaksınız.

Yeniliklere dayalı yaratıcı yıkım sürecinin piri Joseph Schumpeter’dır. ”Kapitalizm Yaşamını Sürdürebilir mi?” başlıklı kitabında, mealen, ”Ben kapitalizmin yerini aynı Marx’ın söylediği gibi sosyalizme bırakacağına inanıyorum ama…” diyerek yaratıcı yıkım sürecini yeniden anlatır. Her yenilik yapan, icat çıkaran, kendisinden öncekileri alt eder ve bir sonraki icatçının kendisini piyasanın dışına atmasını bekler. Piyasa böyle işler. Serbest piyasanın erdemi budur. Öyle “mükemmel işleyen piyasalar” ve ”malumatın anında fiyatlar aracılığıyla sistemin içinde dağılması” filan da yoktur. Ne vardır? Stiglitz’in 1980′den beri bağıra bağıra anlatmaya çalıştığı gibi ”piyasalar, malumat asimetrisi ile maluldür”. Malul piyasanın etkinliği filan da olmaz. Orada esasen kamu düzenlemesi olur.

Nedir yaratıcı yıkım sürecinin ya da yeniliklere dayalı büyümenin temel problemi? Yenilik yapabilmek demek, yarınki üretim artışı için bugünkü üretimden fedakârlık yapmak demektir. Araştırma ve geliştirme yapmak kaynak ister. Hem de sonucu belli olmayan bir macerada yürümeyi gerektirir. Burada değişim öyle kendi başına olmaz. İhtiyaç ne kadar büyük ve anlık ise bu sistemin yeniliklere yönelik arayışı o kadar büyük olur. Şimdi Türkiye açısından bakıldığında, televizyon, buzdolabı ve otomobiller için kocaman bir pazarı olan bir büyük ekonomiden bahsediyoruz. Bu pazarın bugünlerde şirketler kesimine kendiliğinden, ”Yenilik yapın, yenilik yapın, yoksa yok olursunuz” demesini beklememek gerekmektedir. Ortadaki ikilemin farkında olmak gerekir. Bir yandan, birisi çıkıp yenilik yapsa ve bu yenilik tutsa, arkadan hemen taklitleri de piyasaya gireceği için kârın tamamı yeniliği yapan kişiye kalmaz. (Televizyonlardaki UFO reklamlarını izliyor musunuz efendim?) Öte yandan, yenilik tutmazsa, edilen zararın tamamı yenilikçi tarafından üstlenilir. Türkiye’de bu ikilemin sonucu, potansiyel yenilikçiler de toplum için optimal olandan daha az yenilik yaparlar. Hal böyle olunca ”yaratıcı yıkım süreci” ille de zamanında işlemez. Kapitalizm belki de onun için krizlerle doludur. Bir halden diğerine şöyle yağdan kıl çeker gibi bir türlü geçilemez, bol miktarda acı olmadan değişim olmaz. Adı üstünde ”yıkım” zaten.

Ben bugünlerde İsrail’in son yirmi yılda nasıl yeniliklere dayalı bir büyüme süreci sergileyebildiğini ve bu kadar kapsamlı bir iktisadi dönüşümü gerçekleştirdiğini anlamaya çalışıyorum. Orada öyle ”büyük bir ekonomi” yok. Bu bir avantaj galiba. Büyük ekonomi demek, ne satarsan gider demek esasen. Böyle bir ekonomide değişim için dışarıdan kamu müdahalesi önem taşıyor. Bir yandan ekonomiyi dış rekabete ardına kadar açacaksınız. Bu ilk aşama, sonraysa sektör bazında bakarak, her birinde ne yapacağınızı kararlaştıracaksınız. Her reformun gerektirdiği gibi, öncelikle ”bir avuç kahraman” gerekiyor bu işler için.

Bugünlük şöyle bitirelim: Kapsamlı bir iktisat politikası çerçevesi olmadan, Türkiye’nin bölgesinde yıldız olabilmesi mümkün değildir. Sürdürülebilir hiç değildir.

İkinci seçimden üçüncüye geçeceğiz hâlâ büyüme stratejimiz yoktur.

İktisat politikası olmayanın dış politikası da olmaz. Olamaz.

Güven Sak / Referans

Kategori İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)

Yüksek Enflasyon, Düşük Büyüme Olur Mu?


Geçen yıl yaşanan kriz sırasında, Türkiye dahil neredeyse bütün ülkelerin ortak deneyimi enflasyonun tam anlamı ile çöküşüydü. Toplam talep, özellikle iç talebin uzun süre zayıf seyri ile herhangi bir enflasyonist baskı yaşanmaması, para otoritelerini sadece finansal sistemin sağlığı konusunda önlemler almaya mecbur bıraktı. Aşırı parasal genişlemenin sonuna gelindiği, birçok gelişmiş ülke para otoritesi tarafından dile getirildi. Hatta İsrail başta olmak üzere Avustralya, Norveç gibi bazı merkez bankalarının faiz artırımına başlaması sonrasında, Amerika ve Avrupa’dan gelen zayıf veriler ve Yunanistan kaynaklı riskten kaçınma çabası sırasında faiz artırımlarına ara verildi. Gelişmekte olan ülkeler tarafında da Çin ve Brezilya tarafından munzam karşılıkların artırılması sonrası, en son Malezya politika faizlerini yükseltti. Bu ve benzeri önlemleri ileride ek faiz artırımlarının takip edeceğine şüphe yok. Burada ana motivasyon, reel büyümenin artacağı beklentisi ve ekonomide aşırı ısınmayı önleme çabası. Yani enflasyon korkusu.

Türkiye’de durum farklı mı

Farklı ama şimdilik. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçen günlerde, ocak ayı sanayi üretim rakamlarını açıkladı. Buna göre yıllık artış uzun süredir beklenen büyümeyi müjdelercesine yüzde 12,1 gibi bir oranı gösteriyordu. İlk bakışta yüksek bir büyüme gibi görünse de beklentilerden daha düşük geldiği için bir miktar hayal kırıklığı yarattı. Örneğin benim tahminim yüzde 18 seviyesindeydi. Ancak, asıl hayal kırıklığı yaratması gereken bu değil. Çünkü çalışma günleri ve mevsimsel düzeltme sonrasında çıkan aylık büyüme, sadece binde 3,6 seviyesindeydi. Bu oranın yıllıklandırılmış hali de yüzde 3,7 veriyordu. Bir başka hayal kırıklığı da Aralık 2009 için daha önce binde 7 “büyüme” olarak açıklanan sanayi üretim artışının revizyona uğraması ve binde 6,3 “gerileme” şeklinde değiştirilmesiydi. Açıkçası, son iki aydır gelen veriler büyümeyle ilgili heyecan verici bir gelişmenin olmadığını göstermekte. Bu resme geçen yazılarda dikkati çekmeye çalışmıştım.

Bu sene için yüzde 4 olarak tahmin ettiğim büyüme oranının sadece bir aylık veri ve iki buçuk aylık gözlemle fazlaca sapacağını düşünmüyorum ve şu an için herhangi bir tahmin değişikliği yapmıyorum. Ancak özel sektör kapasite kullanım oranının aralık ayında yüzde 69,5 seviyesinde kalışı, yavaş artan kredi stoku, tüketici güvenindeki zayıflık ve enflasyon verilerinde talep kaynaklı herhangi bir işaretin olmayışı, şu an için büyüme üzerindeki risklerin aşağı yönlü olduğunu gösteriyor.

Merkezin işi zor

Yukarıda bahsettiğim gibi ekonomide canlanma işaretlerinin bu kadar zayıf olduğu, dış taleple ilgili belirsizliklerin yüksekliği ve en önemlisi enflasyonun en azından 6-9 ay kadar daha düşmeyecek oluşu, Merkez Bankası’nın işini oldukça zorlaştırıyor. Merkez Bankası parasal sıkılaştırmaya gitse, yani faiz artırsa ya da munzam karşılıklar ile oynasa, belki de büyüme önündeki riskleri artırmış ya da tetiklemiş olacak. Gerçekte öyle olmasa bile bundan sorumlu da tutulacak. Ayrıca faizlerin yükselmesi durumunda yeniden Türk Lirası’nın değerlenme problemi baş gösterebilecek ve her ne kadar enflasyon açısından olumlu olsa da ihracatçılar tarafından eleştirilecek.

Diğer yandan, eğer Merkez Bankası uzun süre bekler ve enflasyon şu veya bu şekilde yüksek seyrine devam ederse de hem kredibilite açığı (yani Merkez Bankası’nın enflasyon hedefi ve piyasanın enflasyon tahminleri arasındaki fark) artacak hem de bekleyişler kanalı ile enflasyonu besleyecek bir mekanizmaya olanak tanımış olacak. Bir yandan da petrol fiyatları ve gıda gibi tamamen kontrolü dışındaki gelişmeler enflasyon üzerinde risk teşkil etmeye devam ediyor.

Mart enflasyonu kritik

Pazartesi günü Merkez Bankası tarafından açıklanan beklenti anketi çıkana kadar hem 12 hem de 24 ay sonrası için enflasyon beklentilerinin enflasyon hedefine bir ölçüde yakın olduğunu görmekteydik. Ancak yeni açıklanan rakamlara göre, yıl sonu enflasyon beklentileri benim kötümser tahminim olan yüzde 8,1 seviyesinin de üzerine çıkmış durumda. Burada sevinilecek tek nokta, uzun vadeli enflasyon tahminlerinin bir miktar daha düşük oluşu ve piyasanın Merkez’in söylemine bir ölçüde hak vermesi. Ancak, bunun kalıcılığı konusunda önemli kuşkularım var. Bu yüzden Merkez Bankası’nın düşük büyüme dinamikleri ile yüksek enflasyon arasında zor bir dönemden geçtiğini söylemek mümkün. Her açıdan mart ayı tüketici enflasyonu büyük önem taşımakta ve gıda fiyatlarının burada önemli bir rolü olacak. Bu konu ile ilgili bir analizi de gelecek yazıda aktaracağım.

Tevfik Aksoy / Referans

Kategori İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)


Advert

Facebook

Businews on Facebook

Stajını puanladın mı?