Etiket arşivi | "Fortune Kampüs"

İmza “Marka” Duyular ve MarkalaŞma


Günümüzde pazarlama dünyasında çoğu reklam kampanyası dahilindeki markalar müşterilerin zihninde çarpıcı bir yer edinemeden silinip gidiyor. Gerçi, hala güçlü markalar yok değil: Coca-Cola, Harley Davidson, BMW. Bu şirketler müşterinin zihninde markalarını yaşatmanın yolunu bulmuşlardır. Kuşkusuz, bir marka müşterisine en azından ayırt edici bir yarar sunmalıdır. Eğer markanızda bu özellik olmazsa, ne kadar allayıp pullasanız da bir işe yaramaz. Ancak, ayırt edici markaların ihtiyaç duyduğu bir şey daha vardır.1 Bu gizli sır ise bu markalarla müşterilerinin arasındaki duygusal ve duyusal bağda gizlidir. Bu yüzden bu markaların, tam bir duygusal ve duyusal deneyim yaşatacak güce kavuşturulması gerekir. Bir reklamda bir ürünü ya da hizmeti görsel olarak sunmak yetmez. Güçlü sözcükler ve simgeler veya bir müzik gibi bir ses eklemek gerekir. Görsel ve işitsel uyaranların birlikteliği 2+2=5 etkisi yani sinerji etkisini oluşturur.

Markaların reklam kampanyalarında ve marka unsurlarını konumlandırmadaki yarattıkları sinerji etkisi kuşkusuz ki markaları müşterilerinin zihninde konumlandırmalarında büyük fayda sağlamıştır. Peki markaların reklam kampanyalarında müşterilerin zihninde yer almalarını sağlayan bu etki nasıl oluyor? Dünyaya ilişkin tüm kavrayışımız duyularımız aracılığıyla olur. Duyularımız belleğimizle aramızdaki bağdır, aynı zamanda da bizi duygularımızla doğrudan bağlar. Işıltılı bir bahar temizliğinin bir kokusu vardır. İmalatçılar da bu hayatın yenilenmesi duygusunu da şişelere doldurmaya çalışıyorlar. Pazarlamacılar bulaşık deterjanlarını, tuvalet temizleyicileri, şampuan, sabun, cam silicileri ve daha bir sürü şeyi satmak için baharla aramızdaki bu duygusal bağlantıyı kullanıyorlar.2 Yaşantımızdaki bütün olaylar, ruh halimiz , duygularımız hatta ürünler bile beş kanallı kayıt cihazımız olan duyularımız tarafından kayıt ediliyor. İnsanoğlu beş duyusunu birden kullandığında en yüksek etkinlik ve algılama düzeyine ulaşır; oysa reklam kampanyaları, iletişim programları ya da marka yalnızca iki duyu organımız olan görüntü ve sesi kanalımızı kullanır.3 Bugün çoğu markanın göze ya da kulağa hitap ettiği görülüyor. Hatta markanın pazarlama stratejileri de buna göre oluşturuluyor. Örneğin ne kadar iyi bir restoran markası olursanız olun, içeriye girildiğinde tüketici eğer kötü bir kokuyla karşılaşıyorsa markanızın değerinin artması mümkün değildir. Tabii ki her ürünün hisse ve kokuya yönelik bir stratejisi olmayabilir. Ama bunu bir şekilde başarabilirlerse, marka değeri katlanarak artacaktır.4 Çoğu kişi sıfır araba almanın en çarpıcı yanının ondaki yeni araba kokusu olduğunu söyler. Çünkü pırıl pırıl görüntüsünün yanında, kokusu da bir yenilik ifadesidir. Aslına bakarsanız yeni araba kokusu diye bir şey yoktur. Bu yapay bir kurgudan, doğrudan fantezi yaratan başarılı bir pazarlama oyunundan başka bir şey değildir.5 Üretim hattından çıkmadan önce arabanın içine bu koku sıkılır ve maalesef ki altı haftalık ömrü olan bu kokunun yerini altı hafta sonra plastik bardakların, gazetelerın, ayakkabıların kokusu alır.

Kellogg’s’un kahvaltılık mısır gevreğinin başarısı tamamen tahılın çıtırtısıyla ilgilidir. Vurgu, reklamlarda duyduğumuz ses efektlerinden çok, ağzımızda duyup hissettiğimiz bu çıtırtıdadır. Firma, çıtırtı ile tadın bu sinerjisini geliştirmek için yıllarca deney yapmıştır. Kellogg’s müzik laboratuarında geliştirdiği sadece Kellogg’s ’la özdeşen bu sesle ürünü piyasaya sununca, marka hızla yukarılara tırmandı. Firma müşterilerin zihninde oluşturduğu marka ve duyu algısını, görme ve tatmayla sınırlı olmanın ötesine geçip, hitap ettiği duyuları dokunma da dahil dörde çıkararak markanın algılanışına genişlik kazandırmış oldu.
Markaya kişilik vermek demek onu diğerlerinden ayırt edici özelliğe kavuşturmak demektir.

Markalandırmanın olumlu etkileri, 1950’lerin sonlarında tüketicilerin markalı ürüne, markasız ürün aynı kalite, görüntü ve tatta olsa dahi daha fazla fiyat ödemeye hazır olduğunun kanıtlanmasıyla belgelenmiş oldu. Pazarlama topluluğun kullandığı en yaygın duyu kanalımız şüphesiz ki görme duyumuzdur. Herhangi bir reklam, logo gördüğünüzde ya da bir ürünün/markanın adını duyduğunuzda, gözünüzün önünde canlanıyorsa, işte o şirket görme duyusuna doğru şekilde hitap edebilmiş demektir. Örneğin “Coca-Cola” dendiğinde hemen herkesin aklına kırmızı-beyaz renkleri ve bir kola şişesi gelir. Coca-Cola görme duyusunu o kadar iyi kullanmıştır ki, 1950’lerde Noel Baba’yı reklamlarında kullanana kadar Noel Baba yeşil renkte giyinirdi. Oysa Coca-Cola’nın reklam kampanyasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen Noel Baba hâlâ kırmızı-beyaz renklerde giyiniyor.6 Peki Coca-Cola yalnızca görsellikle sınırlı mı kalıyor, ne dersiniz? Son zamanlarda Coca-Cola reklam kampanyalarında kullandığı ses efektini hatırlarsak, Coca-Cola kutusu açıldığı zaman “pısss” sesini duyar gibiyim. Kulaklar sanki bayram ediyor. Öyle bir efekt veriyorlar ki, binlerce yıl susuz kaldık ağzımız kurudu ve çok sıcak. Bir kolayla serinleyeceğiz…7

Markanın görselliğine uyguladığımız ölçütleri kullanırsak, sesi en açık seçik en ayırt edici en istikrarlı ve akılda kalıcı biçimde kullanan firmanın Intel olduğunu söyleyebiliriz. 1998’den beri kulaklarımıza çalınan Intel Inside ezgisi bütün Intel reklamlarında ve marka yaratma da kullanılan kısa ve ayırt edici bir ses sayesinde görünmez olanı görünür kılmaktadır. Araştırmalar Intel’in dalga diye bilinen cıngılının Intel logosu kadar ayırt edici ve bellekte kalıcı olduğunu gösteriyor. Aslına bakarsanız araştırmalar insanların çoğunun Intel dalgasını logosundan daha iyi anımsadığını söylüyor.8

Wal-Mart’ın İngiltere’deki şubesi olan Asda süpermarket zinciri dokunmanın ekonomik avantajlarını iyi değerlendirmiş bir örnek. Birçok markanın tuvalet kağıtlarını ambalajından çıkartmışlar ve tüketicilere dokunarak karşılaştırma olanağı sunuyorlar. Bu uygulama kendi markalarının satışlarında patlama yaratmış ve o markanın ürünlerine yüzde 50 daha fazla yer ayırmalarını sağlamıştır.9 Bir markanın sunduğu dokunma özelliği her zaman bu sonuçtaki kadar belirgin olmayabilir. Martin Lindstrom’un, “Duyular ve Markalar” kitabında yer alan araştırmada ortaya çıkan en ilginç araştırma belki de cep telefonu sektöründe rastlanan sonuçtur. Yapılan araştırma sonucuna göre tüketicilerin yüzde 35’inin telefonu elinde tutarken hissettiği duyguyu, görünümünden daha önemli bulduğunu göstermiştir. ABD’li tüketicilerin yüzde 46’sı ise şaşırtıcı bir biçimde, bir telefon satın alırken ağırlığının görünümünden daha etkili olduğunu belirtti.

Pazarlamacılar bütün beş duyumuzu kullandıkları evrene iki boyutlu duyu algıları ile başlamışlardır ancak yapılan araştırmalar ve geçmişteki örnekler sonucunda bütün beş duyunun da ayrı ayrı öneme sahip olduğu sonucuna varılmaktadır. İşitmek pasif, dinlemek aktif eylemdir markanın sesi hem işiteni hem de dinleyeni hedef almalıdır çünkü satın alma davranışını oluşturabilmek için her ikisi de eşit ölçüde önem taşır. Intel oluşturduğu dalga sesi ile ses duyusunu en iyi kullanan bir örnektir. Yakın zamanlara kadar görme duyumuz beş duyumuzun en güçlüsü olarak kabul ediliyordu; oysa araştırmalar artık bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor. Şekil bazı sektörlerde can alıcı bir role sahiptir, ancak şekil markanın bütünü temsil eden bir özellikten ziyade bütünü tamamlayıcı bir özelliktir.10

Coca-Cola’nın ayırt edici kırmızı beyazında, Intelin ses dalgasında Kellogg’sun çıtırtısında hepsinde ortak bir nokta var; hepsi ürünlerine bir üçüncü boyut kazandırdılar, bunların sahip olduğu duygusal benzerlik tüketicilerin onları bildikleri logo ya da yazı karakteri olmadan da tanımalarını sağladı. Çeşitlenen marka, reklam kirliliği pazarlamacıları farklı arayışlara itmiştir. Artık markaların gelecekte var olabilmeleri için tüketicinin zihninde daha fazla duyuda yer almaları gerekmektedir. Geçen 10 yılda otomotiv sektöründe arabanın kokusuna varıncaya kadar bütün özellikleri markanın bir parçası haline geldi. Kellogg’s sadece doğal çıtırtı sesini bile laboratuar ortamında üretmeye çalışıyor. Sonuç olarak; markalar yaratılırken duyuların gerçek bir imzasını taşımalıdır.

KAYNAKÇA
1. Lindstrom Martin, Duyular ve Markalar, Optimist Yayınevi Bs.Kasım 2007 Önsöz Philip Kotler
2. Lindstrom Martin, a.g.e 21,
3. Lindstrom Martin, a.g.e 22,
4. Bruce Turkel – Building Brand Value, http://www.markastrateji.com/2006/04/
5. Lindstrom Martin, a.g.e 22,
6. http://www.kobifinans.com.tr/tr/bilgi_merkezi/021803/15399 (07.09.10)
7. Nart Ömer . http://unigundem.com/2009/06/04/duyular-ve-marka/
8. Lindstrom Martin, a.g.e 33,
9. Lindstrom Martin, a.g.e 99,
10. Lindstrom Martin, a.g.e 112-113

Esra Fatma Türkal
Yıldız Teknik Üniversitesi, İşletme Bölümü, 4’üncü sınıf öğrencisi
Fortune Kampüs – Ekim 2

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Serbest KürsüYorum (1)

İSTANBUL FİNANS MERKEZİ


Türkiye Bankalar Birliği Yönetim Kurulu, 2006 yılında içerisinde Başbakanlık’a yaptığı ziyaret çerçevesinde İstanbul’un uluslararası bir finans merkezi olması ile ilgili düşüncelerini sunduklarında aslında Sayın Başbakan’ın da İstanbul’un sadece ülke için değil bölge için de çok önemli sosyal, ekonomik ve kültürel bir merkez olduğunu zaten finansal bir merkez gibi kabul edildiğini belirtmesi ve bu konudaki düşüncelerinde birliğin aktif görev üstlenmesini istemesi devletin de bu konudaki yaklaşımlarının ve hassasiyetlerinin göstergesidir. (Bankacılar Dergisi, Sayı 63,2007)

Dönemin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekrem, İstanbul Finans Merkezi (İFM) projesinin vizyonunun, ilk aşamada bölgesel, ikinci aşamada ise küresel bir finans merkezi haline gelmek olduğunu belirtirken, “Bizim düşündüğümüz ilk 10 yıl içinde bölgesel, 30 yıl içinde de küresel bir finans merkezi olmaktır’’ açıklaması ile İFM’nin vizyonunu da ortaya koyuyordu.

Peki uluslararası finans merkezi nedir, nasıl olunur ya da en önemlisi İstanbul nasıl bir finans merkezi olmalıdır? Elbette ki sadece bir cümle ile açıklayamayız bunları ama dünyadaki var olan finans merkezlerine baktığımızda her biri farklı özellikleri ile ön plana çıkıyor. Ön planda olan New York, Londra,  Tokyo, Singapur ve ön plana çıkan Moskova, Madrid, İsrail’i sayabiliriz. Ekonomik kriz sonrası Amerika ve Avrupa’daki mevcut durum dikkate alındığında artık yeni dönemde Londra ve New York’un yerine gözlerin Hong-Kong ve Singapur’da olacağını düşünürsek Londra-Hong Kong-Singapur hattında yeni bir finansal merkeze ihtiyaç olacaktır.
Londra-Singapur-Hong Kong hattı içerisinde İstanbul’a rakip olabilecek merkezleri Moskova,  İsrail ve Dubai olarak belirleyebiliriz. Bu hatta, attığı adımlar ile Madrid’i de ekleyebilirdik fakat ekonomik kriz sonrası Yunanistan’dan sonra iflas edebilecek ülkeler listesinde Portekiz ile birlikte ilk sırada gelen İspanya’yı düşündüğümüz zaman Madrid’in yatırımcılar için cazip gelmeyeceği aşikâr bir durumdur.

Moskova’nın ön plana çıkmasının temellerinde de aslında bu sebebi, ekonomik kriz sonrası Londra-Hong Kong-Singapur hattında yeni arayışlar arama düşüncesini de sayabiliriz. 2009 yılında Başbakan Vladimir Putin, 2010-2015’de altyapı için harcanmak üzere 550 milyar dolar için meclis onayı istemişti. Kremlin 2020’ye kadar bu miktarın en az iki katını harcamayı planlamaktadır. Moskova her ne kadar Rusya’nın dünya üzerinde doğalgaz ve petrol üzerindeki hakimiyeti, her geçen gün büyüyen ekonomisi ve iş potansiyeli ile ön plana çıksa da Dünya Bankası’nın Rusya’yı iş yapılması en kolay 120’inci ülke olarak göstermesi, dünyanın en pahalı şehri olması (Mercer Uluslararası Hayat Pahalılığı Endeksi 2009), devletin serbest piyasa üzerindeki baskısı ve egemenliği, yolsuzluklar ve rüşvet ile ön plana çıkmış imajı, ulaşım altyapısının vasat seviyelerde olması, büyük şehirlerdeki suç oranının yüksek olması ve Rus Hükümeti’nin verdiği taahhütleri yerine getirmekte geç kalması ya da adım atmaması gibi nedenleri saydığımızda İstanbul’a göre geri planda kalabilme olasılığını taşıyordur.

İsrail ise her ne kadar Dubai’nin gerileyen pozisyonunda ön plana çıkma arayışları içerisinde olsa da uyguladığı politikalar, savaşçı yahut kavgacı yaklaşımları ve coğrafi konumu itibariyle ve  komşuları ile arasındaki problemler sebebiyle, kısa vadede İstanbul’a rakip olabilecek durumda değildir.

Dubai’nin özellikle son kriz döneminden sonra uluslararası finans merkezi olma ihtimalini yitirdiğini ve buna İran Krizi’ndeki ambargoların getirdiği karmaşıklığı da eklersek İsrail’in bölgede bunu iyi değerlendirip yakın bir zamanda ön plana çıkacak hareketlerde bulunmasını beklemek sürpriz olmayacaktır. Böylelikle bölgede iki rakibin olması İstanbul için de bir avantaj olacaktır.

İstanbul için en iyi iki örnek bu hattın iki ucundaki Londra ile Singapur olacaktır. Var olan dinamikleri iyi okumak ve bu iki finans merkezinin açıklarını, eksikliklerini ve karşılanamayan beklentilerini belirlemek İstanbul Finans Merkezi’nin daha da sağlam adım atmasını sağlayacaktır.

Londra, dünyanın bankacılık merkezi ve Avrupa’nın ana iş merkezi olarak tanıtılmaktadır. İngiltere, Avrupa’nın en büyük menkul kıymetler borsasıdır ve en büyük sigortacılık sektörü de bu ülkededir. Londra’yı öne çıkaran diğer etkenler uluslararası bir emtia, türev ürünleri, döviz merkezi olmakla birlikte hedge fonlarda da küresel konumda olmasıdır.  Uluslararası görüntüsü ve açıklığı, çok iyi ulaşım ve iletişim ağı,  Dünya Bankası’na göre İngiltere’nin en kolay iş yapılan 6’ıncı ülke olması, düzenleyici rejimi nitelikli iş gücü konuları ile rakiplerinden sıyrılırken, uygulanan vergi rejimi, ofis maliyetleri ve hayat pahalılığı ile liderlik pozisyonunda tehlike oluşturmaktadır. Lioyd’s Sigorta, Omega Underwriting ve Hiscox iki yıl öncesinde yüksek vergilerden dolayı merkezlerini taşımışlardı. Ekim 2006’de HSCB, merkezini Londra’dan taşımaları durumunda yılda 750 milyon dolar tasarruf edeceklerini bildirmişti.

Singapur dünyadaki dördüncü büyük kambiyo işlem merkezi ve Asya Pasifik’in varlık yönetim merkezidir. Eğitim sisteminin kaliteli olması, nüfusun çoğunluğunun birden fazla yabancı dil bilmesi, istihdamda yabancılara da büyük oranda yer verilmesi yabancı firmaları buraya çeken en önemli sebeplerden sayılabilir. Sosyal konforun sağlanması, ulaşım ve iletişim kolaylığı, devlet müdahalesinin ve yolsuzluğun bulunmadığı, hayat şartlarının Londra’ya oranla daha kolay olması da Singapur’u öne çıkaran diğer etkenler olarak sayabiliriz. İstanbul ile karşılaştıracak olursak en önemlisi belki de kurumlar vergisi oranlarının daha rekabetçi olması ve finans sektöründeki vergi teşviklerinin yatırımcılara cazip gelmesidir.

İstanbul Finans Merkezi’nin var olan ve gelişmekte olan diğer finans merkezlerinden farklı olması ve bu farkını tüm piyasalara gerçekçi bir şekilde yansıtması gerekmektedir.

İstanbul’un var olan durumunu düşündüğümüzde nitelikli iş gücü alanında değerlendirme yapacak olursak, Türkiye’deki genç nüfusun çoğunluğu ve eğitim düzeyinin sürekli artması, rekabetçi bir ortamın oluşması ve bu durumun iş ve finans çevresine olumlu yansıması İstanbul’u diğer rakiplerine göre ön plana çıkarmaktadır. İmaj konusuna geldiğimizde ise turizmde parlayan yıldızı ve son zamanlarda THY’nin açılımları ile ismini duyurmasının yanında Amerika’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz sonrası tüm iş ve finans çevrelerinin bankacılık konusunda Türkiye’ye övgü dolu sözler söylemesi ve Amerika’nın da Türkiye’deki bankacılık sistemini incelemeye alması, İstanbul’un finans imajına da son zamanlarda katkı yapmaya başlamıştır. Fakat bunların yanında halen Türkiye’deki yasal sistemin finans merkezinin önünü açacak ve yatırımcıların hukuki haklarını garanti altına alacak gerekli değişikliklerin yapılmamış olması bu konudaki bekleyişleri artırmaktadır.

Türkiye’nin son beş yıldır bölgede ön plana çıkması; komşuları ile iyi ilişkiler gerçekleştirmesi; İslam coğrafyasına yeniden uzanması; Kafkaslar, Orta Doğu, Türk cumhuriyetleri ve Balkanlar ile ilişkilerini geliştirmesi de Türkiye’nin dünyada popülaritesini artıran diğer konulardır. Kısaca Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasındaki özel konumu sadece köprü görevi görme pozisyonunda kalmamalı ve bu üç bölgenin de merkezi olma konumu ön plana çıkarılarak İstanbul’un sadece bölgesel değil küresel finans merkezi olma projesinde daha derinden işlenmelidir.

İstanbul kalabalık nüfusuna karşın diğer finans merkezleri ile karşılaştırıldığında ulaşım ve iletişim kolaylığında da ön plandadır. Özellikle finans merkezi projesinin Anadolu yakasındaki Batı Ataşehir’de gerçekleştirilecek olması, Sabiha Gökçen Havaalanı’nın yakınlığı ve yeraltı treni projesinin bu yöne doğru gerçekleştirilecek olması da İstanbul’u ulaşım konularında en rahat finans merkezi olmaya taşıyacaktır. İFM özellikle ulaşım, altyapı ve ucuzluk konularında diğer finans merkezlerinden öne çıkacaktır.

İstanbul’un finans merkezi olma projesi artık yürürlüğe girmesi ile birlikte bundan sonraki süreç adımların hızlı bir şekilde atılmasıdır. Devletin serbest piyasadaki hâkimiyetini çekmesi, finans merkezinin ihtiyacını karşılayacak gerekli yasal düzenlemeleri yapması, vergi konusunda özellikle de Londra ve Singapur finans merkezlerini inceleyerek gerekli önlemleri alması ve bunların hepsini İstanbul’a yansıtması, Türkiye’deki bankaların da artık büyüme ve yurt dışına açılma konularında daha cesur ve atik davranmaları gerekmektedir. Türkiye ekonomik kriz sonrası kapitalizmin yara almasını, sistemin değişmeye başlamasını ve oluşan piyasada değişen dengeleri çok iyi okumalıdır. Yeni dünya düzeninde eğer doğru adımlar atılırsa Londra, New York, Singapur ile birlikte İstanbul da dünyanın en büyük finans merkezlerinden birisi olacaktır.

KAYNAKÇA
ÖZİNCE Ersin, TBB Başkanlığı, Bankacılar Dergisi, Sayı 63, 2007
ÖZİNCE Ersin, Finansal Sektör – Uluslararası Gelişmeler ve Türkiye Deneyimi
AYSAN  Dr. Mustafa A.  Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına Ulusal Uyum: Türkiye Örneği
www.bddk.org.tr
www.london.gov.uk
www.byegm.gov.tr
www.cmb.gov.tr
www.tbb.org.tr
http://www.cnnturk.com/2009/ekonomi/genel/02/04/istanbul.finans.merkezi.olma.yolunda/511899.0/index.html
http://www.zaman.com.tr/dizi.do?dizino=31

İbrahim İBİCEK
Çukurova Üniversitesi Makine Mühendisliği Öğrencisi

Kategori Bankacılık-Finans, Serbest KürsüYorum (0)

“PONZI OYUNUNDA HAZİN SON”


A- FİNANSAL İSTİKRARSIZLIK HİPOTEZİ VE MINSKY MOMENT

 Ana akım iktisat (mainstream), ekonomide istikrar doğal işleyişle gerçekleşir ve görünmez el (invisible hand) ekonomiyi dengelemektedir kabulü temelinde, diğer varsayımlarını inşa etmektedir. Ekonomi geçici olarak şoklar ile dengeden uzaklaşsa bile, denge; ekonomideki itki ve güdüler (saik) ile tekrar kendiliğinden sağlanır. Bu iktisadi akımı benimseyen iktisatçılar, devlet müdahalelerini dengede istikrarsızlık yaratan bir neden olarak görürler. Alternatif bir iktisadi bakış olarak, Minsky, ekonomik istikrarsızlığı ve konjonktürel dalgalanmaları, gelişmiş finans kurumlarını içeren komplike yapılı ekonomilerde görülen bireysel çıkar davranışlarının doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak nedenselleştirir.

Finansal kırılganlık ve finansal istikrarsızlık ile birlikte aşırı borçluluk tanımları Minsky ile farklı bir boyut kazanmıştır. Minsky, finansal kırılganlığı finansal sistemin doğal bir özelliği olarak görür ve krize olan duyarlılık olarak tanımlar. Finansal kırılganlık teorisi ekonominin niçin krize eğilimli ve içsel olarak kırılgan olduğunu açıklar.

Finansal sistemdeki istikrarsızlık seviyesini notasyonlar ile tanımlamak adına ‘hedge, spekülatif ve Ponzi finansman’ kullanılmıştır. Bu ayırımı yaparken dikkate alınan kriter; ekonomik birimlerin nakit gelirlerinin, nakit ödeme yükümlülüklerini dönemler arasında ‘‘karşılayıp karşılayamamasıdır.’’

Hedge finansman; tüm dönemlerdeki nakit gelirlerin, nakit ödeme yükümlülüklerini yerine getirebilmekte olduğu durumu tanımlar. Örnek olarak faiz oranlarındaki bir artış ile yükselen nakit ödeme yükümlülükleri nakit gelir ile rahatlıkla karşılanabilmektedir. O halde diyebiliriz ki; hedge finansmanlar, finansal piyasalardaki olumsuzluklara doğrudan duyarlı değillerdir.

Spekülatif finansman; bazı dönemlerdeki nakit gelirin, o dönem nakit ödeme yükümlülüklerini gerçekleştirecek seviyenin altında kalması, ama, tüm dönemler göz önüne alındığında; toplam nakit gelirinin toplam nakit ödeme yükümlülüğünü karşılayabilmesidir. Bununla birlikte, nakit ödeme yükümlülüklerinin nakit gelirler tarafından karşılanamadığı dönemlerde yeniden borçlanma gereksinimi doğmaktadır. Bu borç alımı sırasında faiz oranlarının yüksek bir seviyede olması, borçlu durumdaki ekonomik birimlerin ilerki dönem nakit borç ödeme yetilerini kaybetmesi anlamına gelebilir. Görüldüğü üzere spekülatif birimler finansal piyasalardaki değişimlere duyarlıdırlar. Bu birimler nakit ve likiditesi yüksek finansal varlıklar tutma ihtiyacındadırlar. Fakat konjonktürün iyileştiği dönemlerde belirsizlik azalmakta ve likit varlıkları elde tutmanın maliyeti yükseldiği için spekülatif finansman hacmi genişlemektedir.

Ponzi finansman; çoğu dönemlerde nakit gelirlerinin, nakit ödeme yükümlülüklerini yerine getirebilme gücünden yoksun olduğu finansmandır. Ponzi finansman birimlerinde, borcu ödeyememe acizliği sebebiyle sürekli yeni borçlanma ihtiyacı doğmaktadır. Bu gibi durumlarda Ponzi finansman birimleri, para piyasası dayatmalarına katlanmak zorunda kalırlar. Bununla birlikte, yüksek kâr güdüsüyle, ekonomilerin genişlediği ve konjonktür dalgalarının tepe yapmaya yaklaştığı zamanlar, hedge birimler; yüksek riskli, spekülatif ve Ponzi finansman yapılarına geçme eğilimindedirler.

 Finansal istikrarsızlık hipotezi iki temel varsayım içermektedir. Bunlardan ilki; ekonomiler pür istikrarlı veya pür istikrarsız finansmandan oluşmazlar. Gerçekte ekonomiler hem istikrarlı hem de istikrarsız finansmanlar içermektedirler. İkinci olarak ise; uzun dönem yüksek performanslı refah ekonomilerinde sistemi istikrarlı yapan finansal ilişkilerden sistemi istikrarsız yapan finansal ilişkilere geçer. Minsky, bu sağlam finansal birimlerin kırılgan finansal birimlere dönüşümünü kaçınılmaz bir son olarak açıklamaktadır. Bunun nedenini ise konjonktür dalgası süresince gerçekleşen beklenti değişimlerine bağlamaktadır. Konjonktür dalgasının dip kısmında beklenen ve gerçekleşen kârlar düşük seviyededir. Dalganın dip bölgesinden çıkışta ilk zamanlar kârlar yükselmektedir. Fakat ekonominin dibe vurmasıyla belleklerde oluşan karamsarlık, beklentilerde hala kötümserlik seviyesindedir. Bu aşamada borçlanma ihtiyatlı bir şekilde gerçekleştirilir. Dipten çıkış istikrar kazandıkça artan kârlar ile birlikte beklentiler de kötümserden iyimsere dönüşmektedir.

İstikrarlı bir ekonominin ilk aşamalarında kaynaklar rasyonel yatırım kararları ile değerlendirilir. Zamanla daha riskli kaynaklara yönlenilerek spekülatif finansman birimine geçilir. Daha fazla riskle birlikte gelen daha fazla kâr elde etme ve bireysel çıkar sağlamaya yönelik arzular bu davranışların arkasında yatan nedenlerdir. İhtiyatlı firmalar rakiplerinin gerisinde kalmamak için borçlanarak bu rekabette ayakta kalmaya çalışırlar. Geleneksel ve sürdürülebilir borç yapıları yerini irrasyonel ve aşırı borç yapılarına bırakır. Bu durum finansal bir balonun oluşmasına neden olur. Elde likit tutmanın maliyeti arttığı için likit varlıkların oranları azaltılır. Bunun yerine kısa vadeli borçların oranı artırılır. Netice olarak hedge birimler yerlerini spekülatif birimlere bırakmaktadır. Kısa vadeli istikrarsız finansman yöntemi birçok firmanın tercih sebebi olmuştur.

İstikrarlı ekonominin ilk dönemlerinde borçlanabilme esnekliği nispeten daha yüksektir. Bu nisbi yüksek esneklik aynı zamanda likit kaynaklara erişimin kolaylığı demektir. Fakat ilerleyen zamanlarda likidite sorunu ile karşılaşıldığında, finansal istikrarsızlık kendini hissettirmeye başlar. Likidite sıkışıklığı, yüksek risk ile yüksek kazanç vadeden spekülatif ve Ponzi birimlerinin nakit ödeme yükümlülüklerini yerine getirememesine neden olur. İşte bu noktada ihtiyaçtan dolayı zararına satışlar gözlenmeye başlar. Zararına satışlar arzı artan varlıkların fiyatlarının sert düşüşler ile yüzleşmesine ve borç-deflasyon sürecinin başlamasına yol açar. İhtiyaçtan dolayı zararına satışın başladığı an “minsky Moment” (Minsky Anı ) olarak tanımlanmaktadır.

B- KRİZDEN KORUNMAK VE KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN ÖNERİLER

B.1.1- Büyük devlet (The big government)

 Hemen belirtmek gerekir ki 1929 Büyük Buhran’dan geriye kalan kapitalist sistemden daha iyi bir kapitalist sistemi bizlere sunan büyük devlettir. Büyük devletin olduğu bir ekonomide, derin bir depresyon ortamına gidişatta büyük bütçe açıklarıyla ekonomi sürdürülebilir ya da özel sektör kârları artabilir. Bu kârların devamlılığıyla üretim ve istihdamda devamlılık ve artış görülür. Vergi ve harcama planları iyi planlanmış bir büyük devlet aynı zamanda enflasyon önünde bariyer görevi üstlenebilir. Öte yandan, çok büyük bir devletle birlikte gelen yüklü vergi ve yüksek harcamalar ne ihtiyaç ne de arzu edilen bir durumdur. O halde sorulması gereken, ne kadar büyüklükte bir büyük devlet, sorusudur. Minsky bu soruya: “Özel kesim yatırımlarında gözlenen dalgalanmaları telafi edebilecek ve durgunluk tehlikesi bulunan ekonomilerde bütçe açıkları vererek özel sektörün kârlarını sürdürmesini sağlayabilecek büyüklükte bir büyük devlet” cevabını vermiştir.

B.1.2- İstihdam stratejisi

Minsky, istihdam stratejisine yönelik, emek piyasasının dört unsuruna dikkat çekmektedir:

i. Enflasyonist olmayan bir ücret tabanında iş olanakları sağlayacak, kamusal, özel ve karma kurumların tesis edilmesi.

 ii. Transfer ödemelerinin yapısının degiştirilmesi.

 iii. İşgücüne katılmaya yönelik engellerin kaldırılması.

iv. Parasal ücretleri ve işgücü maliyetlerini sınırlayan ölçülerin geliştirilmesi.

İstikrar politikası kâr üzerinden çalışmasına rağmen, istikrar politikasının insancıl hedefi tam istihdama yakın bir yaklaşım sağlamaktır. Belirli işlerin garantisi politikaların amaçlarından değildir. Kârlar gibi, tüm işlerde garanti sağlamak hedeftir. Mevcut strateji, sübvanse talep yoluyla tam istihdama ulaşma gayretindedir. Kullanılan enstrümanlar; finansman koşulları, yatırım teşvikleri, hükümet sözleşmeleri, transfer harcamaları ve vergilerdir. Bu politika stratejisi kronik enflasyon ve periyodik yatırım yükselişleri ile finansal kriz ve istikrarsızlık ile sonuçlanmaktadır. Politikaların çözmesi gereken problem; tam istihdam için strateji geliştirmektir. İstikrarsızlığı, enflasyonu ve işsizliği artırmak değil.

B.1.3- Son kredi mercii (Lender of last resort intervention)

İzninizle 2007- 2008 krizinden bir açıklama ile başlayalım. İlk kez 2007 Temmuz ayında kredi borçlarını ödeyemeyen borçluların bazıları evlerini satma kararı aldılar. Zamanla borçlarını ödeyemeyen kişilerin sayısı arttı ve bu kişiler de evlerini satışa çıkardılar. Netice itibariyle satılık ev arzındaki bolluk ev fiyatlarını, ödenmesi gereken borç yükümlülüğünün altında bir değere indirdi. Bu esnada Lehman Brothers gibi büyük finans kuruluşları, ödeme yükümlülüğünde oldukları devasa borçları, yüksek risklerle vermiş oldukları kredilerden geri dönüş sağlayamayınca ödeyemediler. Bunun üzerine Lehman Brothers 15 Eylül 2008 günü iflas talebinde bulundu. Birçok finans kuruluşuyla borç-alacak ilişkisinde bulunan milyarlarca dolarlık bu finans devinin iflası, ardından birçok iflaslar getirdi.

İşte Minsky, “son kredi mercii” ile bu büyük iflasların önüne geçilebileceğini ileri sürmektedir. Son kredi mercii sorumluluğunu merkez bankalarının üstlenebileceğini belirtmektedir. Bunun için merkez bankalarına daha geniş yetkilerin verilmesi gerekliliğine dikkat çekmektedir. Bunlar; günümüzde yaşadığımız gibi varlık fiyatlarında ani düşüşler yaşandığında bu etkiyi finans kontrolünde tutmak şeklinde olmalıdır. Çünkü düşen varlık fiyatlarıyla birlikte istihdam ve gelir de düşmektedir. Yukarda anlatılanlar 1986 yılında Hyman Minsky tarafından “Stabilizing an Unstable Economy” isimli eserinde açıklanmıştır. Herşey ne kadarda 2005’ten 2010’a dek gerçekleşenler ile örtüşüyor değil mi ?

Kaynaklar:

l Hyman Minsky, ‘‘Stabilizing an Unstable Economy’’, Yale University Press, 1986
l Hyman Minsky ve Piero Ferri, “Market Processes and Thwarting Systems”, Working Paper, No. 64, Jerome Levy Economics Institute, (Nov1991)
l Hyman  Minsky, “The Financial Instability Hypothesis”, Working Paper, No. 74, Jerome Levy Economics Institute, (May 1992)
l Marc Lavoie, ‘‘Introduction to Post-Keynesian Economics’’, Palgrave Macmillan,2006
l Randall Wray ve Mathew Forstater, ‘‘Money, Financial Instability and Stabilization Policy’’, Edward Elgar Publishing Limited, 2006
l Stephen Rousseas, ‘‘Post Keynesian Monetary Economics’’, Palgrave Macmillan, 1998.

Fortune Kampus-Yusuf Yalçınkaya
Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü, 4’üncü sınıf öğrencisi

 

Kategori İŞ'in Püf Noktası, Serbest KürsüYorum (0)

İşletmelerde Stres ve Stres Yönetimi


Stres bireyin içinde bulunduğu çevre ve iş koşullarının onu etkilemesi sonucunda vücudunda özel biyo-kimyasal salgıların oluşarak mevcut koşullara uyum için zihinsel ve bedensel olarak harekete geçmesi durumuna verilen addır” (Eren: 2000a). En geniş anlamıyla ise stres, “bireyler üzerinde etki yapan ve onların davranışlarını, iş verimini, başka insanlarla ilişkilerini etkileyen bir kavramdır” (Eren:2000b). Strese neden olan birtakım olayların olduğu gibi, stresin insanlar üzerinde yol açtığı bir takım etkilerde bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi iş yaşamı üzerindeki etkidir. Bu etki sonucunda çalışanın kuruma yabancılaşması, ürün ve/veya hizmet yoğunluğunun azalması ve kalitesinin düşmesi söz konusudur. Bireyin iş çevresi ile ilgili stres kaynakları arasında, kişiye taşıyabileceğinden daha fazla işin yüklenmesi, sürekli aynı işte çalışma, teknolojik gelişmelere ayak uydurmaya çalışmak, yetkisinden daha fazla sorumluluk yüklenmesi, beklediği kariyer hedefine ulaşamaması yer almaktadır. Ayrıca bir diğer önemli stres kaynağı ekonomik faktörlerdir.

Nitekim klasik yönetim teorisini oluşturan düşüncelerde çalışanın ekonomik rasyonelliğine dikkat çekilmektedir (Middlemist:2007). Klasik yönetim teorisine göre insanlar ekonomik edinimler doğrultusunda motive olurlar. Bu görüş ekseninde motive olmuş bireyin stres yaşama olasılığı ise oldukça düşüktür. Ayrıca ekonomik edinimler çerçevesinde motive olmuş bireyin işini ve çalıştığı işletmeyi benimsemesi kaçınılmazdır. İş çevresi ile ilgili stres kaynaklarından belki de en önemlisi işini kaybetme korkusudur. Yarın ne olacağını kestiremeyen, her an işten çıkarılma korkusu yaşayan bireyin, stres yaşamamasının ve verimli olabilmesinin mümkün olmadığını bilimsel araştırmalar ortaya koyuyor. Bu bilimsel araştırmalar anksiyeteye neden olan etkenlerin başında gelecek ile ilgili endişelerin yer aldığında birleşmekte.

Kriz ve stres ilişkisi

Küresel bir krizin yaşandığı günümüzde gelecek ile ilgili kaygılar hat safhada seyretmekte. Her gün yeni işten çıkarımların, ücretsiz ve süresiz izinlerin yaşandığı böyle bir dönemde, stres yönetiminin önemi daha da artmaktadır. Eğer anksiyete’yi ortaya çıkaran çeşitli etkenlerin başında iş çevresinin yarattığı stres geliyorsa ve bu türden bir stres işletmenin bütününde hâkim ise olası bir kriz kaçınılmazdır. Çünkü sağlıksız ve başarısız bir stres yönetiminin malum sonucu krizdir ya da aniden gelişen bir krizin başarısız yönetimi stresi beraberinde getirecektir. Kriz dönemindeki başarısız yönetim stres döneminde de devam ederse entropi kaçınılmazdır. Örgütsel anlamda krizin kısa bir tanımını yapmak gerekirse, “örgütün amaçlarını ve varlığını tehdit eden, risk önleyici önlemlerini yetersiz kılabilecek nitelikte ani tepkisini gerektiren, beklenmedik ve hızlı değişikliklerin hâkim olduğu planlama, karar mekanizmalarını olumsuz bir biçimde sekteye uğratan gerilimli durum olarak değerlendirilebilir” (Baydaş ve diğerleri:2004).

İşletmeleri kriz aşamasında etkileyen iç ve dış faktörler vardır. İç faktörler yöneticiler, çalışanlar ve organizasyon yapısı ile ilgilidir. Başarılı veya başarısız stres yönetimleri de bu iç faktörler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Stres dönemlerini en az zarar ile atlatmanın tek yolu başarılı bir stres yönetimidir. Bu safhada ise profesyonel ve günümüz yöneticisinde olması gereken özellikleri taşıyan yöneticilerin etkisi oldukça artmakta. Bu yöneticiler “bilgili, etkin iletişim yeteneğine sahip, duygusal olgunluğa erişmiş, objektif, kararlarında ve ilişkilerinde açık, sezgileri güçlü, işletmeye bağlı bireyler olmalıdır” (Eren: 1993).

İşletmelerde stresi ortadan kaldırmak adına neler yapılabilir?

Stresi ortadan kaldırmak adına fiziksel koşulların iyileştirilmesi, kariyer planlamasının ve yönetiminin yapılması, işbirliğine dayalı destekçi bir ortamın oluşturulması, iş zenginleştirme, rol analizinin yapılması ve örgütsel ilişkilerin belirginleştirilmesi, eğitim ve iyileştirme programlarının uygulanması gerekmektedir. Ayrıca kişiler arası ilişkileri geliştirme, stresi ortadan kaldırmak adına önemli bir adımdır. Stresli durumlar beşeri ilişkilerden kaynaklanıyor olsa da, bu kişilerle tartışabilmek, çözüm için bir anahtar olabilir. Tartışmalar sırasında “sen” dilini kullanmadan “ben”li cümlelerle sorumluluğu üzerine almak iletişimi ve ilişkiyi güçlendirebilir. “Sen beni anlamak istemiyorsun” yerine “kendimi yeterince anlatamadığımı düşünüyorum” daha yapıcı bir tutum olacaktır.

Ayrıca iş yerinde stresi azaltmak için çalışanlarında uygulaması gereken bir dizi yöntem vardır. Bunlar; yaşamın bütününde stres nedenlerini yok etmek, yaşanan stresin seviyesini azaltmak, altından kalkılamayacak işi üstlenmemek, hedefler belirlemek ve belirlenen hedeflere ulaşabilmek adına planlar yapmak, süreleri kısaltılmış sık dinlenme molaları vermek, problemlerden kaçmayarak, üzerine gitmek, eksikliklere odaklanıp vakit kaybetmek yerine, sahip olunanlara odaklanmak, iş ve ev dengesi sağlayarak rol çatışmalarına fırsat vermemek, önce kendisine daha sonra ise iş arkadaşlarına güvenmek ve sorumluluk paylaşımı yapmak, İlişki sorunlarını iletişimi artırma yoluyla aşmak, toplantılarda harcanan zamanı azaltarak iş dışı desteklerden yararlanmak (Progresif Muskuler Relaksasyon, nefes egzersizleri), kişisel ve sosyal yaşama nitelik kazandırmak adına imajinasyon teknikleri (gevşeme, doğru nefes alıp verme, pozitif düşünce gücü ve olumsuz düşünceyi yakalama, NLP, sportif faaliyetler ve psikolojik tedaviler) geliştirmek olarak sıralanabilir.

Stresle başa çıkmanın kısa, orta ve uzun vadeli amaçları şunlardır; (Güney:2001)

Kısa vadeli amaçlar

Stresin yapısını, nedenlerini ve neden olduğu etkilerini öğrenmek,

Stresle daha etkili olarak başa çıkabilmek adına gerekli kural ve yöntemleri öğrenmek.

Orta vadeli amaçlar

Çalışana ve organizasyona zarar verici stres nedenlerini öğrenmek,

Stresin uyarıcı belirtilerini önceden saptamak,

Stresi önleyici etkili bir yaşam stili geliştirmek,

Olumlu stres kaynaklarını algılamak,

Duygusal ve bedensel stres tepkilerini kontrol altına almak,

Gerektiği durumlarda stresi harekete geçirmek,

Stresin artmasına yapısal olarak engel olmak.

Uzun vadeli amaçlar

Yüksek düzeyde huzuru sağlamak,

Sağlıklı ve düzenli yaşamak,

Yaşamdan tat almaya çalışmak,

Yüksek seviyede verimlilik elde etmek,

Yetenekleri geliştirme imkânı hazırlamak ve sağlamak.

Dünya Sağlık Örgütü 1992 yılındaki raporunda “İş stresi dünya çapında epidemi haline geldi” söylemiyle durumun vahametini gözler önüne serdi. Ayrıca Birleşmiş Milletler (BM)’in 1992 yılı raporunda “20.yy ‘ın hastalığı” olarak nitelendirilen iş stresinin organizasyona ağır yükleri bulunmaktadır. Bunlar; çalışanların giderek, daha fazla strese bağlı yeti yitimi bildiriyor olmaları (yeti yitiminin 1/3′ü stresle ilintilendiriliyor), süreğen depresyonu olduğunu bildirenlerin sağlık giderlerinin diğerlerinden yüzde 70 daha fazla olması, iş yeri güvenliğinin giderek daha iyi duruma getirilmesine karşın, iş kazalarının gün geçtikçe artıyor olmasıdır. Bu artış, kümülatif travma, içerdeki havalandırma problemi ve iş stresi (yüzde 60–80) ile ilişkilendiriliyor. Yani iş stresi yaşayan çalışanın iş kazasına maruz kalma olasılığı oldukça yüksek. Bu bağlamda işletmelerin, hukuki birtakım yaptırımlar ile çalışanının ihtiyaçlarını (hastane v.s) karşılıyor olması işletmeye fazladan bir gider olarak yansıyor.

Aslında “stres yönetiminin asıl amacı stresten bütünü ile kaçmak değil, optimum stres düzeyini sağlayarak verimlilik, enerji, motivasyon ve performans artırıcı pozitif güç oluşturmaktır” (Büyükbeşe:2004). Bu bağlamda günümüz dünyasının içinde bulunduğu ekonomik bunalımda işletmelerin bu stres ve kriz dönemlerini kâra dönüştürücü eylemlere girişmeleri gerekmektedir. Bu ise başarılı kriz ve stres yönetiminden geçmektedir. Bunu başarmak için ise çalışanların çeşitli edinimlerle mutlu olmalarını sağlamak, işletmeye bağlılıklarını arttırmak adına zaman zaman görüşlerine başvurmak, özel günlerinde onları hatırlamak, başarılarını ödüllendirmek (terfi, tatil. prim v.s ) gerekmektedir. Cüceloğlu’nun da belirttiği gibi “Can kale alınmak, umursanmak ister”.

Açık sistemi benimseyerek yönetici- çalışan işbirliğini sağlayan, çalışanlarına güvence veren kurumların bugün küresel krize kapılarını kapatarak sağlam adımlarla geleceğe doğru ilerlediği görülmektedir. Aksi durumdaki işletmelerin ise vahim durumları gözler önündedir.

Zıtlıklarla problemlerden ve aykırılıklardan korkmayın onlar bizim var oluşumuzun temel taşlarıdır. Mücadele için vicdanımız ve aklımız yeterlidir. Önce kendinizin Sonra karşımızdaki insanın stresini çözün. Size sınırlı verilmiş olan ömrünüzün kıymetini bilin. Geçen zamanın tekrar geri gelmeyeceğini bilincinde olun ve gülümseyin. (K. Y. Yung)

Ümit Uzun

Kocaeli Üniversitesi, Kandıra Meslek Yüksekokulu, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü, birinci sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

Baydaş, Abdulvahap. Bakan, İsmail. Özyılmaz, Adnan. (2004). “Kriz ve Kriz Yönetimi”. Çağdaş Yönetim Yaklaşımları İlkeler, Kavramlar ve Yaklaşımlar. Editör: İsmail Bakan. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım.

Büyükbeşe, Tuba. (2004). “Stres ve Stres Yönetimi” Çağdaş Yönetim Yaklaşımları İlkeler, Kavramlar ve Yaklaşımlar. Editör: İsmail Bakan. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım.

Eren, Erol (2000).”Örgütsel Davranış ve Yönetim Psikolojisi ” İstanbul , 6. Baskı. Beta Basım Yayım Dağıtım.

Güney, Salih (2001). “Stres ve Stresle Başa Çıkma” Yönetim ve Organizasyon (Editör: Salih Güney). Ankara: Nobel Yayın Dağıtım

Karalı, T, Nuray. “İş Stresi ve Baş Etme Yolları “  http://psikiyatripsikoterapi.com/jobstress.ppt

Middlemist R.D, Management Evolution. http://www.biz.colostate.edu/faculty/dennismi.managementevolution.html

Yalman, Yalçın (2008).”Yönetimle İlgili Güncel Konular” Yönetim ve Organizasyon ( Editörler: Cem Ayden, Mehmet Örgev) İstanbul: Lisans Yayıncılık

Yılmaz. Nurgül.  http//www.sagmer.Hacettepe.edu.tr/ubsportal/dosyalar/stres.doc

Kategori Serbest KürsüYorum (0)

Endüstriyel Pazarlarda Marka Olmak


Son yıllarda gerek firmaların, gerekse akademisyenlerin üzerinde çok durduğu, hakkında bin bir çeşit araştırmalar yaptığı, tüketiciler açısından ise bir kelime, slogan ya da işaretten çok hayat tarzı haline dönüşen bir kavram olan “marka” sözcüğünden bahsetmekteyiz.

Kimi tüketiciler için marka her ne kadar kalite ile eş anlamda olsa da, birçoğu için bir statü ifadesi haline gelmiştir. Bazı tüketiciler, marka ile duygusal bir bağ yakalarken, kimileri için ise bu kavram; geçmişten gelen nostaljik bir duyumsamadır. Yalnızca tüketiciler için değil, aynı zamanda da firmalar içinde marka kelimesi çok farklı anlamlar ifade edebilmektedir. Bazı firmalar için marka olmak, tüketicilerin aklında yer eden ve ilk akla gelen isim olabilmek iken, bir başka firma için ise, prestiji çağrıştırıp, kaliteyi simgeleyerek belirli bir tüketici kitlesini elde tutabilmektir.

Çok farklı anlamlar yüklenen ve herkes için başka bir ifadesi bulunan marka kavramı, TPE’nin(Türk Patent Enstitüsü) tanımında  “Bir işletmenin mal ve/veya hizmetlerini bir başka işletmenin mal ve/veya hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dâhil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaret” olarak belirtilmektedir.(http:// www.turkpatent.gov.tr/portal/default2. jsp?sayfa=220).

Marka, günümüzde çoğunlukla tüketiciler ve tüketim ürünleri için ele alınan ve üzerinde araştırmalar yapılan bir kavram haline gelmiştir. Ancak, tüketim ürünleri pazarının yanı sıra bir başka pazar yapısından daha bahsetmekteyiz. Tüketiciler dışında kalan ve kendi kişisel gereksinimlerinin dışındaki diğer gereksinimleri karşılamak amacıyla ürün talep edenlerin oluşturduğu bu pazara “endüstriyel pazar” ve buradaki tüketicilere de “endüstriyel tüketici” adını vermekteyiz (Ersoy, 2006:4).

Endüstriyel pazarlar, üretim yapmak için satın almada bulunan kişi ve kuruluşlardan oluşur. Endüstriyel pazarlarda satın alan müşteriler tüketici pazarının aksine; işletmeler, ticari organizasyonlar, yeniden satış yapan perakendeciler, devlet kuruluşları ve kamu iktisadi teşekkülleri(KİT) olarak sıralanmaktadır.(Tavmergen ve Meriç, 2001:32).

Marka yönetimi, tüketici pazarlarında oldukça yaygın olmasına rağmen hammadde, işlenmiş madde ve parça, tesis, yardımcı ekipman, üretim sürecinde kullanılan maddeler ve endüstriyel hizmetlerin alınıp satıldığı endüstriyel pazarlar için yeni sayılabilecek bir kavramdır. Endüstriyel ürünler, endüstriyel ve özellikle de tüketim pazarlarında talep edilen mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılırlar. Dolayısıyla ilk bakışta söz konusu ürünler için gösterdiği performansın müşterinin satın almasında önemli bir kriter olduğu söylenebilir. Ancak bu türden ürünleri satın alanlar için performans gibi objektif kriterlerin yanı sıra, bazı sübjektif kriterlerin de kullanıldığı görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, endüstriyel malları üreten firmaların çoğunlukla bir duygusal satın alma kriteri olarak ele alınan marka üzerinde de durmaları gerekmektedir. Bir başka deyişle hızla yayılan globalleşme, üretim mallarının üretimini de kolaylaştırmakta ve böylece endüstriyel mallar olarak bilinen bu ürünlerin farklılaşabilmesi için markalaşmanın kullanılmasına başlanmıştır. (Kavak ve Karabacakoğlu, 2004:112).

Son zamanlarda Interbarnd’in yapmış olduğu listede, dünyanın en güçlü 100 markası arasında Coca-Cola, McDonalds ya da Disney gibi tüketici markaları bulunurken, aynı zamanda da Boeing, SAP, Xerox, Simens ve GE gibi ünlü endüstriyel markalar da yer almaktadır. (Riel, Mortenges ve Streukens, 2005:841).

Endüstriyel markaların önemini bu kadar artıran ve onları dünyanın en ünlü markaları arasına yerleştiren birçok etken bulunmaktadır. Bunlardan ilki, işlevi bakımından birbirine benzeyen çok sayıda ürünün ortaya çıkması ve bu ürünlerden bazılarının işletmeler dışında da kullanılmaya başlanmasıdır. Diğer bir etken ise; işletmeler pazarında online alışverişin öneminin artmasıdır. Online alıcılar, satın alma kararlarında riski azaltmak için marka gibi ipuçlarından yararlanmaktadır. Çünkü güçlü markaların güven yarattığı bir gerçektir. Ürün karmaşık olduğunda veya önemli bir hizmet ve destek gerektirdiğinde, algılanan risk yüksek bulunduğunda ya da alıcının zamanı ve/ veya kaynakları kısıtlı olduğunda da marka, karar alma sürecinde önemli bir rol oynayabilir. Bunların yanı sıra yapılan araştırmalarda markalı ürünler kullanan endüstriyel işletmelerin, markasız ürünler kullananlara göre, rekabetçi üstünlük açısından daha avantajlı oldukları görülmüştür. Çünkü marka, hem tedarikçi hem de müşteri açısından bir takım faydalar sağlamaktadır (Ersoy, 2006:138–139).

Endüstriyel mal satın alma sürecinde karara katılanların rasyonel kriterlerin yanı sıra marka adı, firmanın güvenilirliği, algılanan ürün kalitesi gibi duygusal değerlerden de fazlasıyla etkilendikleri iddia edilmektedir. Ülkemizde yapılan bir araştırma da bu sonucu destekler niteliktedir. Şöyle ki, fiyat, ürün, dağıtım ve satış sonrası hizmetler gibi faktörlerin eşit olması durumunda, alıcının, satıcıların arasında tercih yapma durumunda, onların saygınlıkları ile ilgilendikleri sonucuna varılmıştır. Kaldı ki, endüstriyel ürünlerde ürünün teknik kalitesi ve fiyatın farklılaştırılması zor olduğu için, marka konumu ürün pazarlamasında güçlü bir rol üstlenmektedir. Öte yandan, marka adı ürünün algılanan kalitesini ve ürüne verilmek istenen fiyatı da etkilemektedir. Firth, bir endüstriyel ürün olan muhasebe hizmetlerinin fiyatlandırılması üzerine bir araştırma gerçekleştirmiştir. Araştırma kapsamına Yeni Zelanda’daki muhasebe firmalarının muhasebe hizmet fiyatları alınmıştır. Sonuçta, marka ismi kullanımının, muhasebe firmalarına yüzde 4 prim sağladığı saptanmıştır. Hutton tarafından kişisel bilgisayar, faks makinesi gibi malların satın alımlarını yapan uzman kişiler üzerinde yapılan bir diğer araştırmada ise, marka değerinin endüstriyel pazarlarda da geçerli olduğu ve satın alımı gerçekleştiren uzman kişilerin gözde markalar için fazladan fiyat ödemeye razı oldukları tespit edilmiştir (Kavak ve Karabacakoğlu, 2004:116). Sinclare ve Seward’in yaptığı çalışmaların sonucunda da endüstriyel ürünlerin markalanmasının temel nedeninin ürünü daha iyi tanımlamanın yanı sıra, onu özel bir ürün şeklinde vurgulamayı sağlamak ve sadık bir müşteri kitlesi yaratmak olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm bu araştırmalara bakıldığında, marka çağrışımlarının katkısı olsun olmasın endüstriyel firmalar, marka isminin sağladığı yararlar konusunda son derece olumlu düşünmekte, pazarlama faaliyetinin başarısı için markanın önemli olduğunu hissetmekte ve markayı bir firma varlığı olarak görmektedirler. Buna ek olarak endüstriyel firmalar tüketici anketlerinde birincil öneme sahip kalite, güvenirlik ve performans gibi faktörlerde farklılık yaratmada üretici markalarının kullanımının etkili olduğunu düşünmektedirler (Tapçı, 2006:48).

Marka ve markalama kavramlarının öneminden bahsederken, değinilmesi gereken bir başka konuda jenerik markalardır. Ürün çeşidinin gittikçe arttığı ve standartlaştığı günümüz pazar yapısında, markaların sayısı da git gide artmaktadır. Bu kadar arzın mevcut olduğu pazarlarda markalar farklılaşarak ya da tüketicinin zihninde dikkatli ve kalıcı bir şekilde konumlandırılarak öne çıkabilmektedir. Ancak jenerik bir marka olabilmek, oldukça zorlaşmış, neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bilindiği üzere pazarlama literatüründe jenerik marka olarak ifade edilen ve marka adının ürünün adının önüne geçmesi durumu mevcuttur. Bir diğer ifadeyle, jenerik marka; pazarda genellikle ilk ve öncü olan markaların ürün ismi yerine marka adı ile toplum tarafından benimsenmesidir (http://tr.wikipedia.org/wiki/Jenerik_marka). Tüketim ürünleri açısından baktığımızda Türkiye pazarında önde gelen jenerik markalara; Selpak, Orkid, Rotring, Sana, Aygaz, gilette vb. örnek verebiliriz.

Endüstriyel ürünler pazarında da pek çok jenerik marka bulunmaktadır. Aslında bu markalar genellikle ürettikleri hammadde ya da parçaların isimlerini almaktadırlar. İzocam, Pimapen, Kalekim, Teflon vb. firmalar buna örnek olarak gösterilebilir.

Jenerik markaların oluşturulmasında üretici işletmenin tutundurma çabalarının yeri oldukça büyüktür. Özellikle ürünün tüketiciler için yeni olması durumunda, rakip ürünler pazara girmeden önce ürün isminden çok marka isminin telaffuz edilmesi sonucu jenerik markalar tüketicinin zihninde konumlandırılabilmektedir (Özdemir, 2006:84).

Sonuç olarak, en az tüketim pazarlarında olduğu gibi endüstriyel pazarlarda da marka olmak, markalaşmak çok önemli bir hale gelmiştir. B2B iletişiminde öncülük sağlayan, aynı zamanda da pazarın komplike yapısında firmaların kendilerini sivriltmesine yardımcı olan marka kavramı, günümüz pazarlama anlayışının temel konularından biri haline gelmiştir. Geçmişte tüketim kültürü yalnızca son kullanıcılar baz alınarak incelendiği halde, bugün yapılan araştırmalar ve çalışmalar sonucunda, bu kültürün son kullanıcılardan çok daha öncesine dayandığı ortaya çıkmıştır. Çok sayıda tedarikçi, aracı vb. kurumların pazarda yer alması, firmaların rekabet düzeylerini artırmış ve pazardaki payların bölünmesine yol açmıştır. Bu açıdan firmalar endüstriyel pazarlardaki paylarını ve konumlarını kaybetmemek adına inovasyon çalışmaları yaparak, markalarını öne çıkarmaya çalışmaktadırlar.  Rasyonelliğin ağır bastığı endüstriyel pazar yapısında markalar kullanılarak, endüstriyel alıcıların duygularına hitap etme yönüne gidilmekte ve daha uzun süreli ilişkiler yakalanmaya çalışılmaktadır. Kısacası günümüz postmodern pazarlama anlayışı içerisinde endüstriyel pazarlarda marka olmak son derece önemli bir trend haline gelmiştir.

Pınar Bacaksız

Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Pazarlama Anabilim Dalı, doktora öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

Ersoy, F.(2006). Endüstriyel Pazarlama. (1. Baskı) Ankara:Nobel Yaynevi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Jenerik_marka , Erişim Tarihi: 27 Nisan 2010

http://www.turkpatent.gov.tr/portal/default2.jsp?sayfa=220 , Erişim Tarihi: 27 Nisan 2010

Kavak, B. Ve Karabacakoğlu, Ç.(2004). Endüstriyel Ürünler İçin Markalaşma Süreci: Küçük İşletmeler Üzerinde Keşifsel Bir Araştrma, Ankara Ünversitesi SBF Dergisi, 62(2), 111–133

Kotler, P. (2007). B2B Marka Yönetimi, (1. Baskı) İstanbul: MediaCat Yayınları

Özemdir, Ş.(2006).Endüstriyel Ürün Pazarlaması. (1. Baskı) Ankara: Seçkin Yayncılık

Riel, A.; Mortanges, C.P.; ve Streukens, S.(2005). Markting Antecedents of Industrial Brand Equity: An Emprical Investigation ın Specialty Chemicals, Industrial Marketing Management, 34, 830–840

Tapçı, C.P.(2006). Endüstriyel Pazarlarda Marka Değerinin Satın Alma Davranışına Etkisi . Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi: İstanbul Teknik Üniversitesi

Tevmergen, İ.P. ve Meriç, P.Ö.( 2001). Endüstriyel Pazarlarda ( İşletmeler Arası Pazarlarda) Doğrudan Pazarlama Uygulamaları, Pazarlama Dünyası, 15(6), 32–35

Kategori Sektörel, Serbest KürsüYorum (0)

Parayı Rüzgara Savurmak


İnsanoğlunun enerji ile olan macerası ateşi bulmasıyla başlamıştır. Günümüzde enerji,  sadece sosyal hayatta işlevini yerine getirmekle kalmayıp ülkelerin gelişmişlik düzeylerini dolayısıyla ekonomik göstergelerinin değerlerini ifade eder hale gelmiştir. Fosil yakıtlardan enerji üretimi,  ardından nükleer enerji ve en son olarak adını yeni yeni duymaya başladığımız yenilenebilir enerji kaynakları hayatımızı kolaylaştıran ve ülkelerin ekonomi politikalarını doğrudan ilgilendiren belli başlı gündem haline gelmiştir.

Yenilenebilir enerji kaynakları,  fosil yakıtların tükenmesinin önlenememesi göz önüne alındığında önümüzdeki yılların en hızlı yükselen enerji sektörü olmaya aday gibi gözüküyor. Türkiye’nin enerji kaynakları açısından en büyük doğal enerji potansiyelini yenilenebilir enerjiler oluşturuyor. Bu kaynaklar arasında da en gelişmişi ve ticari açıdan en uygunu ise rüzgâr enerjisidir. Rüzgâr gücünden yararlanılması enerji üretimine büyük katkı sağlayacağı gibi küresel iklim değişikliklerinin meydana getirdiği ekolojik denge bozukluklarının önlenmesi mümkün olabilecektir. Rüzgâr enerjisi yenilenebilir olması,  tükenmemesi,  çevre dostu olması, yatırım ve işletim maliyetinin düşük olması, istihdam yaratma gücü, kısa sürede üretime başlanabilmesi gibi diğer enerji kaynaklarından ayrılan birtakım avantajlara sahiptir1. Rüzgâr enerjisi yatırımı için kullanılacak olan finansmanın geri dönüşünde ve yatırımın yapılabilirliğinin belirlenmesinde, ön etütler ve rüzgâr kaynak değerlendirmesi işin temelini oluşturur.  Enerjiyi üretecek olan rüzgâr türbinlerinin kurulması oldukça hızlı ve kolaydır. Böylelikle inşaat aşamasında yüksek miktarda faize maruz kalmadan enerji üretimine geçilebilmektedir. Rüzgâr enerjisi yakıt maliyeti içermemesinden dolayı elde edilecek rüzgâr enerjisinin maliyetini gerçek maliyetine oldukça yakın bir şekilde hesaplamak mümkündür. Yakıt tüketen enerji üretim tesislerinde ise yakıt maliyeti de dikkate alınarak bu işlemin yapılması gerekir3. Her enerji kaynağında olduğu gibi rüzgâr enerjisinin de meydana getirdiği küçük çaplı olumsuzluklar da vardır. Bunlar ise arz-talep uyumsuzluğu, rüzgâr türbinlerinin elektro-manyetik etkisi nedeniyle radyo ve televizyon yayınlarında meydana gelebilecek kesintiler, gürültü, fauna etkisi, görsel ve estetik kaygılardır. Ancak belirtmek gerekir ki bu dezavantajları günümüz teknolojisi ile minimum seviyeye düşürmek mümkündür4. Rüzgâr enerjisiyle elektrik üretimin rüzgâr koşullarına bağlı olması nedeniyle uygulama yerinin gerekli fizibilite çalışmalarının yapılmasından sonra hayata geçirilmesi kritik öneme sahiptir. Günümüzde daha çok karada kurulan rüzgâr türbinleri’nin ileriki dönemlerde ülkelerin enerjiye olan ihtiyaçlarının artmasıyla birlikte denizlerde de yaygınlaşacağı tahmin edilmektedir. Rüzgâr enerjisi sektörü doğrudan ve dolaylı olmak üzere istihdam olanaklarına sahiptir. Bu olanaklar sistemlerin üretimi, tesisi, işletme ve bakım alanlarını kapsar niteliktedir5.

2009 yılı sonunda Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliği (EWEA) tarafından hazırlanan raporda son derece ilginç noktalar mevcuttu. 2009 yılı Avrupa Birliği ülkeleri açısından ekonomik bakımdan zor olmasına karşın yeni enerji yatırımlarının neredeyse yarısı rüzgâr enerjisi yatırımlarına yapılmış. Ayrıca enerji yatırımlarında rüzgâr enerjisinin ilk sıraya çıkmış olmasını EWEA CEO’su Christian Kjaer oldukça zor bir yılda alınan bu sonucu olağanüstü bir başarı olarak nitelendirmişti. Bu olağanüstü atılımdan sonra Avrupa Birliği hedefini 2020’ye kadar enerjisinin yüzde 20’sini yenilenebilir enerjiden sağlamak olarak belirlemiştir6.

Rüzgâr sektöründe ülkemizin durumuna göz attığımızda potansiyelimiz ile üretim miktarımız arasında ters orantı olduğunu görmekteyiz. Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği enerji politikasının doğal gaz ve petrole yönelik olması rüzgâr enerjisini de içerisine alan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelimin istenen düzeye çıkmasını engellemektedir7. Türkiye hem konumu hem de coğrafi yapısı itibari ile önemli bir rüzgâr enerjisi potansiyeline sahiptir. Dünyadaki fosil yakıtların rezervlerini de göz önüne alırsak Türkiye’nin bir an önce rüzgâr enerjisi sektöründe atılıma geçmesi gerekiyor. 2009 yılı sonu EWEA raporlarına göre Türkiye’nin rüzgâr enerjisinden elektrik üretim kapasitesinde Avrupa’da; Belçika, Norveç ve Polonya gibi ülkeleri geride bırakarak 13’üncü sırada yer alması potansiyeli olduğunu ancak yeteri düzeyde aktifleştirilemediğini gösteriyor8. EWEA CEO’su Kjaer, Türkiye’de ciddi bir rüzgâr enerjisi potansiyeli ve pazarı olduğunu, bazı sıkıntıların aşılması durumunda Türkiye’nin ilk üç pazar içinde yer edinebileceğini dile getirmesi bu sektörün ülkemiz için son derece önem arz ettiğini gözler önüne seriyor9. Birçok alanda örnek aldığımız Avrupa Birliği’ni rüzgâr enerjisi sektöründe de kesinlikle örnek almamız gerekiyor. Avrupa Birliği’nin bu başarısını izlemiş olduğu politikalar sağlıyor. Bu politikaların birincisi Ar-Ge desteği,  ikincisi atılıma yönelik teşvikler,  üçüncüsü üretilen enerji miktarına yönelik belirlenen yüksek tarifeler, dördüncüsü üretilen enerjiye verilen alım garantisidir10. Bu uygulamalar sayesinde yatırımcı kendini ekonomik olarak hem güvende hem de kârlı görerek rüzgâr enerjisi sektörüne yönelik ciddi yatırımlar yapmaktadır. Ülkemizde bu destek politikalarının tam olarak uygulandığı söylenemez. Bağlayıcı hedefler oluşturularak destek politikaları ile ülkemizde de yatırımcıların bu sektöre kaydırılmaları sağlanmalıdır. Bunun yanı sıra kanun koyucu, Avrupa standartlarında gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmelidir.

Ülkemizde 4 Ekim 2005 tarih ve 25956 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun,  yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik bir hukuki çerçeve getirmiştir. Uzun süre boşluk arz eden bu konuda getirilen bu düzenleme uygun görülmekle birlikte eksikliklerin de bulunduğu aşikârdır. Bu eksiklikler nedeniyle yatırımcılar sorunlara maruz kalmaktadır. Her yılın başında Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu tarafından satın alınacak elektrik için belirlenen fiyatın tespitinde yaşanan gecikmelerin piyasada belirsizlik yaratması ve buna bağlı olarak kredi ihtiyacının karşılanmasında zorluklar çıkması, kanunla verilen fiyat teşviklerinin yetersiz bulunması belli başlı eleştiri konularıdır11.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de enerji gereksinimi günden güne artış göstermektedir. Bu durumun nedeni nüfus artışı, hayat standartlarının giderek yükselmesi, hayatı kolaylaştıran teknolojiler, tüketici ürünlerinin artması ve gelişen sanayidir. Enerjide son derece dışa bağımlı olan ülkemizde petrol ve doğal gaz fiyat şoklarından bağımsız bir enerji piyasası oluşturulması gerekir12. Bu noktada ülkenin kendi kaynakları ile hayat bulan rüzgâr enerjisi başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına önem verilmelidir. Enerjinin tarihsel süreç içerisinde gelişimini göz önüne aldığımızda etki ettiği alanların giderek genişlediği görülmektedir. Enerji sektörü artık ülkelerin sosyo-ekonomik gelişmeleri açısından bir numaralı göstergelerdendir13. Eğer bir ülke çok miktarda enerji kullanmasına rağmen bu tüketimi sağlayacak üretimi gerçekleştiremiyorsa, uzun vadede ciddi zararlar gündeme gelecek; gelişen sıfatına sahip olan ülke, gelişmiş ülkeler safhasına bir türlü dâhil olamayacaktır. Özellikle günümüzde,  ülkeler kaçınılmaz bir devinim içinde  olması nedeniyle sosyal, siyasi, ekonomik ve endüstriyel alanlarda kabuk değiştirmektedirler. Oluşan bu yeni dünya düzeninde söz sahibi olmak istiyorsak; enerji sektörüne önem vermeli ve devlet, özel sektörün bu alana yönelmesini teşvikler, destek politikaları, sağlayacağı kolaylıklar ile mümkün hale getirmelidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin efsanevi başkanı Abraham Lincoln “Doğanın tüm güçleri arasında rüzgâr, en büyük miktarda enerjiyi içerir” sözünü elbette boşuna ifade etmemiştir. İşte bu noktada biz, bu enerjiyi ya dağa taşa armağan ederiz ya da enerjiye dönüştürerek paraya çeviririz.

Metin Esmer

Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi, ikinci sınıf öğrencisi

Fortune Kampüs

KAYNAKÇA

1 ) Akova,İ.,’’Yenilenebilir Enerji Kaynakları’’,Nobel Yayın Dağıtım,syf 77-109-110-111,Şubat 2008,Ankara

2 ) http://www.windenergy.com/is_wind/griggs-putnam.htm (Erişim Tarihi:05.02.2010)

3 ) http://www.ruzgarenerji.com/default.asp?nid=55061 (Erişim Tarihi:09.02.2010)

4 ) Akova,İ.,a.g.e. syf 111-112

5 ) Türkiye Çevre Vakfı Yayını,’’Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Kaynakları’’,syf 73-75,Aralık 2006,Ankara

6 ) http://www.euractiv.com.tr/enerji/article/ab-yenilenebilir-enerji-aglarını-yenileyerek-008842 (Erişim Tarihi:05.02.2010)

7 ) http://www.istekobi.com.tr/kobi-bilgi-merkezi/haberler/yenilenebilir-enerji-yatirimlari-10-trilyon-dolari-bulacak-h2364.aspx (Erişim Tarihi:05.02.2010)

8 ) http://www.istekobi.com.tr/kobi-bilgi-merkezi/haberler/ruzgar-enerjisinde-turkiye-yukseliyor–h3220.aspx (Erişim Tarihi:05.02.2010)

9 ) http://www.samanyoluhaber.com/s_392440_turkiyede-ruzgar-enerjisi.html (Erişim Tarihi:09.02.2010)

10 ) Akova,İ.,a.g.e. syf 114

11 ) Türkiye Çevre Vakfı Yayını,a.g.e.,syf 94

12 ) ACAROĞLU,M.,’’Alternatif Enerji Kaynakları’’,Nobel Yayın Dağıtım,syf 17,Aralık 2007,Ankara

13 ) SATHYAJİTH,M.,’’Wind Energy’’,Springer,Berlin 2006

Kategori Serbest KürsüYorum (0)