Günümüzde pazarlama dünyasında çoğu reklam kampanyası dahilindeki markalar müşterilerin zihninde çarpıcı bir yer edinemeden silinip gidiyor. Gerçi, hala güçlü markalar yok değil: Coca-Cola, Harley Davidson, BMW. Bu şirketler müşterinin zihninde markalarını yaşatmanın yolunu bulmuşlardır. Kuşkusuz, bir marka müşterisine en azından ayırt edici bir yarar sunmalıdır. Eğer markanızda bu özellik olmazsa, ne kadar allayıp pullasanız da bir işe yaramaz. Ancak, ayırt edici markaların ihtiyaç duyduğu bir şey daha vardır.1 Bu gizli sır ise bu markalarla müşterilerinin arasındaki duygusal ve duyusal bağda gizlidir. Bu yüzden bu markaların, tam bir duygusal ve duyusal deneyim yaşatacak güce kavuşturulması gerekir. Bir reklamda bir ürünü ya da hizmeti görsel olarak sunmak yetmez. Güçlü sözcükler ve simgeler veya bir müzik gibi bir ses eklemek gerekir. Görsel ve işitsel uyaranların birlikteliği 2+2=5 etkisi yani sinerji etkisini oluşturur.
Markaların reklam kampanyalarında ve marka unsurlarını konumlandırmadaki yarattıkları sinerji etkisi kuşkusuz ki markaları müşterilerinin zihninde konumlandırmalarında büyük fayda sağlamıştır. Peki markaların reklam kampanyalarında müşterilerin zihninde yer almalarını sağlayan bu etki nasıl oluyor? Dünyaya ilişkin tüm kavrayışımız duyularımız aracılığıyla olur. Duyularımız belleğimizle aramızdaki bağdır, aynı zamanda da bizi duygularımızla doğrudan bağlar. Işıltılı bir bahar temizliğinin bir kokusu vardır. İmalatçılar da bu hayatın yenilenmesi duygusunu da şişelere doldurmaya çalışıyorlar. Pazarlamacılar bulaşık deterjanlarını, tuvalet temizleyicileri, şampuan, sabun, cam silicileri ve daha bir sürü şeyi satmak için baharla aramızdaki bu duygusal bağlantıyı kullanıyorlar.2 Yaşantımızdaki bütün olaylar, ruh halimiz , duygularımız hatta ürünler bile beş kanallı kayıt cihazımız olan duyularımız tarafından kayıt ediliyor. İnsanoğlu beş duyusunu birden kullandığında en yüksek etkinlik ve algılama düzeyine ulaşır; oysa reklam kampanyaları, iletişim programları ya da marka yalnızca iki duyu organımız olan görüntü ve sesi kanalımızı kullanır.3 Bugün çoğu markanın göze ya da kulağa hitap ettiği görülüyor. Hatta markanın pazarlama stratejileri de buna göre oluşturuluyor. Örneğin ne kadar iyi bir restoran markası olursanız olun, içeriye girildiğinde tüketici eğer kötü bir kokuyla karşılaşıyorsa markanızın değerinin artması mümkün değildir. Tabii ki her ürünün hisse ve kokuya yönelik bir stratejisi olmayabilir. Ama bunu bir şekilde başarabilirlerse, marka değeri katlanarak artacaktır.4 Çoğu kişi sıfır araba almanın en çarpıcı yanının ondaki yeni araba kokusu olduğunu söyler. Çünkü pırıl pırıl görüntüsünün yanında, kokusu da bir yenilik ifadesidir. Aslına bakarsanız yeni araba kokusu diye bir şey yoktur. Bu yapay bir kurgudan, doğrudan fantezi yaratan başarılı bir pazarlama oyunundan başka bir şey değildir.5 Üretim hattından çıkmadan önce arabanın içine bu koku sıkılır ve maalesef ki altı haftalık ömrü olan bu kokunun yerini altı hafta sonra plastik bardakların, gazetelerın, ayakkabıların kokusu alır.
Kellogg’s’un kahvaltılık mısır gevreğinin başarısı tamamen tahılın çıtırtısıyla ilgilidir. Vurgu, reklamlarda duyduğumuz ses efektlerinden çok, ağzımızda duyup hissettiğimiz bu çıtırtıdadır. Firma, çıtırtı ile tadın bu sinerjisini geliştirmek için yıllarca deney yapmıştır. Kellogg’s müzik laboratuarında geliştirdiği sadece Kellogg’s ’la özdeşen bu sesle ürünü piyasaya sununca, marka hızla yukarılara tırmandı. Firma müşterilerin zihninde oluşturduğu marka ve duyu algısını, görme ve tatmayla sınırlı olmanın ötesine geçip, hitap ettiği duyuları dokunma da dahil dörde çıkararak markanın algılanışına genişlik kazandırmış oldu.
Markaya kişilik vermek demek onu diğerlerinden ayırt edici özelliğe kavuşturmak demektir.
Markalandırmanın olumlu etkileri, 1950’lerin sonlarında tüketicilerin markalı ürüne, markasız ürün aynı kalite, görüntü ve tatta olsa dahi daha fazla fiyat ödemeye hazır olduğunun kanıtlanmasıyla belgelenmiş oldu. Pazarlama topluluğun kullandığı en yaygın duyu kanalımız şüphesiz ki görme duyumuzdur. Herhangi bir reklam, logo gördüğünüzde ya da bir ürünün/markanın adını duyduğunuzda, gözünüzün önünde canlanıyorsa, işte o şirket görme duyusuna doğru şekilde hitap edebilmiş demektir. Örneğin “Coca-Cola” dendiğinde hemen herkesin aklına kırmızı-beyaz renkleri ve bir kola şişesi gelir. Coca-Cola görme duyusunu o kadar iyi kullanmıştır ki, 1950’lerde Noel Baba’yı reklamlarında kullanana kadar Noel Baba yeşil renkte giyinirdi. Oysa Coca-Cola’nın reklam kampanyasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen Noel Baba hâlâ kırmızı-beyaz renklerde giyiniyor.6 Peki Coca-Cola yalnızca görsellikle sınırlı mı kalıyor, ne dersiniz? Son zamanlarda Coca-Cola reklam kampanyalarında kullandığı ses efektini hatırlarsak, Coca-Cola kutusu açıldığı zaman “pısss” sesini duyar gibiyim. Kulaklar sanki bayram ediyor. Öyle bir efekt veriyorlar ki, binlerce yıl susuz kaldık ağzımız kurudu ve çok sıcak. Bir kolayla serinleyeceğiz…7
Markanın görselliğine uyguladığımız ölçütleri kullanırsak, sesi en açık seçik en ayırt edici en istikrarlı ve akılda kalıcı biçimde kullanan firmanın Intel olduğunu söyleyebiliriz. 1998’den beri kulaklarımıza çalınan Intel Inside ezgisi bütün Intel reklamlarında ve marka yaratma da kullanılan kısa ve ayırt edici bir ses sayesinde görünmez olanı görünür kılmaktadır. Araştırmalar Intel’in dalga diye bilinen cıngılının Intel logosu kadar ayırt edici ve bellekte kalıcı olduğunu gösteriyor. Aslına bakarsanız araştırmalar insanların çoğunun Intel dalgasını logosundan daha iyi anımsadığını söylüyor.8
Wal-Mart’ın İngiltere’deki şubesi olan Asda süpermarket zinciri dokunmanın ekonomik avantajlarını iyi değerlendirmiş bir örnek. Birçok markanın tuvalet kağıtlarını ambalajından çıkartmışlar ve tüketicilere dokunarak karşılaştırma olanağı sunuyorlar. Bu uygulama kendi markalarının satışlarında patlama yaratmış ve o markanın ürünlerine yüzde 50 daha fazla yer ayırmalarını sağlamıştır.9 Bir markanın sunduğu dokunma özelliği her zaman bu sonuçtaki kadar belirgin olmayabilir. Martin Lindstrom’un, “Duyular ve Markalar” kitabında yer alan araştırmada ortaya çıkan en ilginç araştırma belki de cep telefonu sektöründe rastlanan sonuçtur. Yapılan araştırma sonucuna göre tüketicilerin yüzde 35’inin telefonu elinde tutarken hissettiği duyguyu, görünümünden daha önemli bulduğunu göstermiştir. ABD’li tüketicilerin yüzde 46’sı ise şaşırtıcı bir biçimde, bir telefon satın alırken ağırlığının görünümünden daha etkili olduğunu belirtti.
Pazarlamacılar bütün beş duyumuzu kullandıkları evrene iki boyutlu duyu algıları ile başlamışlardır ancak yapılan araştırmalar ve geçmişteki örnekler sonucunda bütün beş duyunun da ayrı ayrı öneme sahip olduğu sonucuna varılmaktadır. İşitmek pasif, dinlemek aktif eylemdir markanın sesi hem işiteni hem de dinleyeni hedef almalıdır çünkü satın alma davranışını oluşturabilmek için her ikisi de eşit ölçüde önem taşır. Intel oluşturduğu dalga sesi ile ses duyusunu en iyi kullanan bir örnektir. Yakın zamanlara kadar görme duyumuz beş duyumuzun en güçlüsü olarak kabul ediliyordu; oysa araştırmalar artık bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor. Şekil bazı sektörlerde can alıcı bir role sahiptir, ancak şekil markanın bütünü temsil eden bir özellikten ziyade bütünü tamamlayıcı bir özelliktir.10
Coca-Cola’nın ayırt edici kırmızı beyazında, Intelin ses dalgasında Kellogg’sun çıtırtısında hepsinde ortak bir nokta var; hepsi ürünlerine bir üçüncü boyut kazandırdılar, bunların sahip olduğu duygusal benzerlik tüketicilerin onları bildikleri logo ya da yazı karakteri olmadan da tanımalarını sağladı. Çeşitlenen marka, reklam kirliliği pazarlamacıları farklı arayışlara itmiştir. Artık markaların gelecekte var olabilmeleri için tüketicinin zihninde daha fazla duyuda yer almaları gerekmektedir. Geçen 10 yılda otomotiv sektöründe arabanın kokusuna varıncaya kadar bütün özellikleri markanın bir parçası haline geldi. Kellogg’s sadece doğal çıtırtı sesini bile laboratuar ortamında üretmeye çalışıyor. Sonuç olarak; markalar yaratılırken duyuların gerçek bir imzasını taşımalıdır.
KAYNAKÇA
1. Lindstrom Martin, Duyular ve Markalar, Optimist Yayınevi Bs.Kasım 2007 Önsöz Philip Kotler
2. Lindstrom Martin, a.g.e 21,
3. Lindstrom Martin, a.g.e 22,
4. Bruce Turkel – Building Brand Value, http://www.markastrateji.com/2006/04/
5. Lindstrom Martin, a.g.e 22,
6. http://www.kobifinans.com.tr/tr/bilgi_merkezi/021803/15399 (07.09.10)
7. Nart Ömer . http://unigundem.com/2009/06/04/duyular-ve-marka/
8. Lindstrom Martin, a.g.e 33,
9. Lindstrom Martin, a.g.e 99,
10. Lindstrom Martin, a.g.e 112-113
Esra Fatma Türkal
Yıldız Teknik Üniversitesi, İşletme Bölümü, 4’üncü sınıf öğrencisi
Fortune Kampüs – Ekim 2







Stres bireyin içinde bulunduğu çevre ve iş koşullarının onu etkilemesi sonucunda vücudunda özel biyo-kimyasal salgıların oluşarak mevcut koşullara uyum için zihinsel ve bedensel olarak harekete geçmesi durumuna verilen addır” (Eren: 2000a). En geniş anlamıyla ise stres, “bireyler üzerinde etki yapan ve onların davranışlarını, iş verimini, başka insanlarla ilişkilerini etkileyen bir kavramdır” (Eren:2000b). Strese neden olan birtakım olayların olduğu gibi, stresin insanlar üzerinde yol açtığı bir takım etkilerde bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi iş yaşamı üzerindeki etkidir. Bu etki sonucunda çalışanın kuruma yabancılaşması, ürün ve/veya hizmet yoğunluğunun azalması ve kalitesinin düşmesi söz konusudur. Bireyin iş çevresi ile ilgili stres kaynakları arasında, kişiye taşıyabileceğinden daha fazla işin yüklenmesi, sürekli aynı işte çalışma, teknolojik gelişmelere ayak uydurmaya çalışmak, yetkisinden daha fazla sorumluluk yüklenmesi, beklediği kariyer hedefine ulaşamaması yer almaktadır. Ayrıca bir diğer önemli stres kaynağı ekonomik faktörlerdir.
Kimi tüketiciler için marka her ne kadar kalite ile eş anlamda olsa da, birçoğu için bir statü ifadesi haline gelmiştir. Bazı tüketiciler, marka ile duygusal bir bağ yakalarken, kimileri için ise bu kavram; geçmişten gelen nostaljik bir duyumsamadır. Yalnızca tüketiciler için değil, aynı zamanda da firmalar içinde marka kelimesi çok farklı anlamlar ifade edebilmektedir. Bazı firmalar için marka olmak, tüketicilerin aklında yer eden ve ilk akla gelen isim olabilmek iken, bir başka firma için ise, prestiji çağrıştırıp, kaliteyi simgeleyerek belirli bir tüketici kitlesini elde tutabilmektir.
Yenilenebilir enerji kaynakları, fosil yakıtların tükenmesinin önlenememesi göz önüne alındığında önümüzdeki yılların en hızlı yükselen enerji sektörü olmaya aday gibi gözüküyor. Türkiye’nin enerji kaynakları açısından en büyük doğal enerji potansiyelini yenilenebilir enerjiler oluşturuyor. Bu kaynaklar arasında da en gelişmişi ve ticari açıdan en uygunu ise rüzgâr enerjisidir. Rüzgâr gücünden yararlanılması enerji üretimine büyük katkı sağlayacağı gibi küresel iklim değişikliklerinin meydana getirdiği ekolojik denge bozukluklarının önlenmesi mümkün olabilecektir. Rüzgâr enerjisi yenilenebilir olması, tükenmemesi, çevre dostu olması, yatırım ve işletim maliyetinin düşük olması, istihdam yaratma gücü, kısa sürede üretime başlanabilmesi gibi diğer enerji kaynaklarından ayrılan birtakım avantajlara sahiptir1. Rüzgâr enerjisi yatırımı için kullanılacak olan finansmanın geri dönüşünde ve yatırımın yapılabilirliğinin belirlenmesinde, ön etütler ve rüzgâr kaynak değerlendirmesi işin temelini oluşturur. Enerjiyi üretecek olan rüzgâr türbinlerinin kurulması oldukça hızlı ve kolaydır. Böylelikle inşaat aşamasında yüksek miktarda faize maruz kalmadan enerji üretimine geçilebilmektedir. Rüzgâr enerjisi yakıt maliyeti içermemesinden dolayı elde edilecek rüzgâr enerjisinin maliyetini gerçek maliyetine oldukça yakın bir şekilde hesaplamak mümkündür. Yakıt tüketen enerji üretim tesislerinde ise yakıt maliyeti de dikkate alınarak bu işlemin yapılması gerekir3. Her enerji kaynağında olduğu gibi rüzgâr enerjisinin de meydana getirdiği küçük çaplı olumsuzluklar da vardır. Bunlar ise arz-talep uyumsuzluğu, rüzgâr türbinlerinin elektro-manyetik etkisi nedeniyle radyo ve televizyon yayınlarında meydana gelebilecek kesintiler, gürültü, fauna etkisi, görsel ve estetik kaygılardır. Ancak belirtmek gerekir ki bu dezavantajları günümüz teknolojisi ile minimum seviyeye düşürmek mümkündür4. Rüzgâr enerjisiyle elektrik üretimin rüzgâr koşullarına bağlı olması nedeniyle uygulama yerinin gerekli fizibilite çalışmalarının yapılmasından sonra hayata geçirilmesi kritik öneme sahiptir. Günümüzde daha çok karada kurulan rüzgâr türbinleri’nin ileriki dönemlerde ülkelerin enerjiye olan ihtiyaçlarının artmasıyla birlikte denizlerde de yaygınlaşacağı tahmin edilmektedir. Rüzgâr enerjisi sektörü doğrudan ve dolaylı olmak üzere istihdam olanaklarına sahiptir. Bu olanaklar sistemlerin üretimi, tesisi, işletme ve bakım alanlarını kapsar niteliktedir5.






