Değişim evrenin var oluşuyla birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Milyonlarca yıldır, yaşadığımız evren ve canlılar durmak bilmeyen bir değişim içinde günden güne farklılaşmışlardır. Fakat bugün değişimin hızı, teknolojinin gelişimi, bilginin kolay yayılımının sonucu olarak ortaya çıkan küreselleşme mantığı çerçevesinde oldukça dikkat çekici bir şekilde arttı. Bilgiye erişimin kolaylaşması, durumların ve olguların sabit kalmasını engeller. İletişim araçlarının yoğunlaşması ile birlikte, dünya üzerindeki herhangi bir olaydan herkes ve her şey oldukça hızlı ve kolay bir şekilde etkilenebilir hale geldi.
Eskiden üreticiler, ürettikleri her şeyi satabilir ve ürünün ve hizmetin fiyatını kendileri belirleyebilir durumdayken, günümüzde ise; pazarın doyuma ulaşması sonucu talebin azalması, tüketicilerin ürüne, hizmete ve bilgiye bu kadar kolay ulaşır hale gelmiş olması ve oluşturulan çeşitli siyasal ve ekonomik birliklerin de uluslararası sermayenin dolaşımına katkıda bulunması sonucu; rekabet ciddi anlamda artmış ve kitlesel üretim ve satış geçerliliğini yitirmiştir.
Artık fiyatı belirleyen firmalar değil, pazarın kendisidir. Talebin azalması sebebiyle kitlesel satışlar mümkün olamayacağı için, firmalar artık birim maliyeti düşüremez hale gelmiştir. Dolayısıyla artan rekabet ortamında küreselleşme dinamiklerini de kullanarak firmalar maliyeti aşağıya çekmek için çeşitli yöntemler kullanmaya başlamışlardır. Ürünleri ve hizmetleri kişiye özel hale getirerek fark yaratmaya çalışırlar. Artık müşteri kraldır.
Böylesine bir hızlı değişim ve rekabet ortamında artık üreticilerin sadece ürün bazında tüm sektörü takip edip farklılık yaratmaya çalışması ve yine ürün bazında hızlı değişimler sağlaması yeterli olmamaktadır. İşletmelerin küresel dünyada varlıklarını sürdürebilmeleri için, örgütsel anlamda da değişimi içselleştirip, bunu vizyonuna, misyonuna, şirket kültürüne, ürünlerine ve hepsinden önemlisi her birini ayrı ayrı vitrini olarak kabul edebileceği çalışanlarına yansıtması gerekmektedir.
Değişimin zorunlu olduğu alanlar içinde en önemlilerinden biri örgüt yapısıdır. Sanayi çağından günümüze örgüt yapıları aşağıdaki şekilde bir değişim izlemiştir. Buna göre;
Sanayi toplumu kitlesel üretim ve kitlesel dağıtıma dayandığından; merkezileşmeye dayalı bir ekonomik model, katı-hiyerarşik örgüt yapıları gerektirmiştir. Bu tip örgütlerde geleneksel yönetim ve eğitim anlayışı vardır. Bürokrasi en temel etkendir. Kararların alınması ve uygulanması uzun bir sürece dayanmaktadır. Hızlı karar alıp bunu uygulama yeteneğine sahip olmayan bu örgütler rekabet çağında varlık sürdüremez hale gelmiştir.
Bilgi çağında ise işletme yapıları esnek üretime ve uzmanlaşmaya uygun hale gelmiştir. Bu, kitle üretiminin ideal yapısı olan bürokratik, hiyerarşik yapıdan ayrılarak, bir yandan bürokratik yapıların bazı özelliklerinden yararlanan; diğer taraftan da uzmanlık, esneklik ve bağımsızlık gibi özellikleri üzerinde taşıyan yeni örgüt yapılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Küreselleşme sürecinde ortaya çıkan bu yeni örgüt yapıları “post modern yapı” olarak ifade edilmektedir.
Küresel dünyada rekabet edebilmek için değişim gereğinin farkına varan işletmeler, organizasyonlarda bazı değişim hareketleri başlatmışlardır. Örgüt yapılarını, iş süreçlerini Yeni Dünya’ya uygun bir biçimde yeniden yapılandırmaya başladılar.
“Bir iyileştirme programı değildir. Süreçlerin tamamen yıkılıp yeniden inşaası anlamına gelir. Değişim mühendisliği, maliyet, kalite, hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı geliştirmeler yaratmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir şekilde yeniden tasarlanması olarak da tanımlanabilir.” Sonrasında ise, işletmelerde değişimin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte bazı “Değişim Yönetimi” teorileri kendini göstermiştir. Değişim yönetimi, planlı ve plansız olmak üzere ikiye ayrılır. “Değişimin her aşaması önceden kararlaştırılıp uygulanıyorsa, böylesi bir değişime planlı değişim denir. Plansız değişim ise, amacı ve süreci daha önce öngörülemeyen, kendiliğinden ortaya çıkan değişimdir.
Değişimi gerçekleştirirken uygulayıcıların karşılaştıkları belli başlı sorunlar vardır. Bunları belirtmeden önce, değişimin her sektöre ve firmaya göre farklılık göstereceğini, belirli bir formatı ve yöntemi olmadığını söylemekte fayda var. Değişim, koşullara göre gerçekleştirilecek bir olgudur. Bu noktada en önemli araç, etkin ve ileri görüşlü bir lidere sahip olmaktır. Başarılı bir değişim gerçekleştirebilmek için değişim liderinin sahip olması gereken bazı temel özellikler vardır. “Öncelikle, iyi bir değişim lideri risk alabilecek cesarete sahip olmalıdır. Çalışanlarıyla iletişimi kuvvetli olmalı, dinleme yeteneğine sahip olmalıdır. Ayrıca, çalışanlarına özelliklerine göre görevler vermeli ve buna göre bir motivasyon ölçütü geliştirmelidir.” Değişimi uygularken karşılaşılabilecek en büyük sorun ise; çalışanların değişme olan direncidir. İnsanoğlu farklı olana tepki verir, üstelik bu farklılık ve değişim onun mevkiini, işini, gelirini etkileyebilecek nitelikteyse direnç daha da şiddetli olacaktır. “Değişim uygularken direnci ortadan kaldırmak ya da en aza indirgemek istiyorsanız, bunun en önemli yolu, iletişimdir.” Çalışanlarınızı sürecin her aşamasına dahil edip, bu değişimin gerçekten gerekli olduğuna ikna etmek, yaratılan yeni vizyondan herkes için somut hedefler çıkarmak gerekir. Bu şekilde insanlar değişim için harekete geçerler. Sadece üst yönetimin konuştuğu toplantılar yerine karşılıklı eleştirilerin yapılabileceği ortamlar sağlamak gerekir. İnsanların değişim sürecini sahiplenmesi ve onun için çalışır hale gelmesi ancak bu şekilde gerçekleşir.
Değişim yönetiminde temel amaç, yeniden yapılandırılan iş süreçlerinde ve organizasyon yapılarında bu değişimi sürekli kılmak olmalıdır. Yani değişim yönetimini gerçekleştirirken kısa vadede iyi sonuçlar elde etmektense, uzun vadede kalıcı olacak şekilde neler yapılabileceği hedeflenmelidir. İşletmelerde kurulacak değişim yönetimi departmanlarıyla bu süreklilik sağlanabilir. Ayrıca değişim için danışman desteği alınıyor olsa bile, bu danışmanların mutlaka örgüt içinde departmanı kurmaları ve işi onlara öğretmeleri gerekmektedir. Ancak bu şekilde devamlılık sağlanabilir.
Türkiye’deki firmaların da uluslararası pazarda rekabet edebilmek için, sanayi çağının getirisi olan katı-hiyerarşik örgüt yapılarından kurtulmaları, örgüt içinde daha etkin iletişim sağlamaları, bireyi merkeze koymaları ve her şeyden önemlisi tüm bu değişiklikleri planlı bir şekilde yapmaları gerekmektedir. Bu amaçla etkin bir lidere ve aynı zamanda çalışanlarını dinleyen, iletişimi kuvvetli bir üst yönetime ihtiyaç vardır. Değişim yönetimini uygularken üst yönetimin, duygusal kararlar almaktan sakınması, her zaman işletmenin hedeflerine uygun hareket etmesi ve değişimi bu doğrultuda gerçekleştirmesi gerekmektedir. General Electric’in CEO’su Jack Welch, değişim yönetimi uygularken “Ya değişim ya da ölüm” söylemini kendisine ilke edinmiş ve oldukça sancılı; ama bir o kadar da başarılı bir değişim gerçekleştirmiştir.
Unutulmaması gereken bir nokta daha var ki, o da; değişim kararının, kriz yaşanmadan, değişime mecbur kalmadan önce alınmış olması gerektiğidir. Kriz anında herkes bir şeylerin yanlış gittiğini fark edip değişim kararı alabilir, belki bu değişimde başarılı olunup, kriz de atlatılabilir. Çünkü kriz anında alınan değişim kararına direnç de az olacak ve çalışanlar krizden çıkmak için değişimi kabul edip bunun için çalışmak durumunda kalacaklardır. Bu durumda değişimin önündeki en büyük engellerden biri olan, çalışan direnci ortadan kalkacağı için süreç daha rahat uygulanabilecektir. Fakat başarılı olunamadığı takdirde işletme yok olacaktır. Bu nedenle; asıl başarı ileri görüşlü olabilmekte ve her şey yolundayken risk alıp değişimi gerçekleştirip, daha da ileriye gidebilmektedir.
Nursel Yeğengil
Marmara Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Fransızca Kamu Yönetimi, dördüncü sınıf öğrencisi
Fortune Kampüs
KAYNAKÇA
- Tüz Vergiliel, Melek; Değişim ve Kaos Ortamında İşletme Davranışı, Alfa Basım, Bursa 2004
- Kanbur, Aysun; Küreselleşme Sürecinde Post-Modern Örgüt Yapıları, Google Akademi s.388
- Hammer, Michael; Champy, James; Değişim Mühendisliği-İş İdaresinde Devrim İçin Bir Manifesto, Sabah Kitapları, İstanbul, Haziran 1997 s. 2
- Aynı Eser s.29
- Burnes, Bernard; Managing Change A Strategic Approach To Organisational Dynamics, Pearson Education 2000, England
- Vardar, Abdül; Bireysel ve Kurumsal Değişimde Yeniden Yapılanma Stratejileri, Kariyer Yayıncılık, Nisan 2001, İstanbul ss. 88-89
- İzgören, Ahmet Şerif: Geleceğin Organizasyonunu Yaratmak – Şirketler İçin Bir Değişim ve Yeniden Yapılanma Kılavuzu, Elma Yayınevi 2007

Son yıllarda küreselleşmenin yarattığı değişimler sayesinde Türkiye artık kaliteli ürünler üretebilen bir sanayi ülkesi haline gelmektedir. Ancak rekabetin her geçen gün daha da arttığı günümüz dünyasında yalnızca kaliteli ürünler üretebilmek yeterli değildir. ABD’de ortaya çıkan ve dünyayı saran krizden, Türkiye de ciddi bir şekilde etkilenmektedir. Başta AB olmak üzere gelişmiş ülkelere yapılan ihracatlarımızda sıkıntılar bulunmuş ve talep küresel kriz nedeniyle sert bir düşüş yaşamıştır. Bu nedenle Türkiye’nin bu küresel krizde hâlihazırda ihracat gerçekleştirdiği ülkelerdeki talep daralması, ülkemizi olumsuz yönde etkilemiştir.
Azalan risk duyarlılığı, bankaları her türlü kâr odaklı işlemlere yöneltti. Örneğin; 2001’de bir konutun değeri 100 bin dolardı. 2004’te yapılan yeni bir ekspertiz ile konutun değeri 150 bin dolara çıktı. İkinci ipotek ile bankada 50 bin dolar kredi alındı ve otomobil yenilendi. 2005’te bir ekspertiz daha yapıldı ve konutun değeri 180 bin dolar olarak belirlendi. Üçüncü ipotek alındı ve mobilyalar yenilendi. 2006’ya gelindiğinde artık herkes (şahıslar, emlakçı, banka vs.) konutun değerini 180 bin dolar olarak kabul ediyor ve buna göre hareket ediyordu. Ancak 2007’de bir gün aynı mahallede benzer bir konut satışa çıktı. Ancak kimse 180 bin dolar ödemek istemedi ve balon patladı. Öyle ki, konutun satış fiyatı başlangıçtaki 100 bin doların altına (örneğin 70 bin dolara) geriledi. Konutu için 80 bin dolar ipoteğe giren konut sahibi de, haliyle ödeme yapmak istemedi. Alacaklarını tahsil edemeyen bankalar, borçlarını ödeyecek kaynak bulamayınca mali sistem durdu. Bankalar birbirine bile borç vermeyince likidite krizi başladı.











