Etiket arşivi | "iş hayatı"

İşyerinde Müzakere Nasıl Olmalı?


Sabah erkenden uyandınız yönetim kurulu toplantısı öncesi sunumunuzun üstünden geçiyorsunuz, son dakika eklemeleri yapıp hiçbir hatanın olmadığından emin olmak istiyorsunuz. Bu toplantı sizin için oldukça önemli. Lideri olduğunuz Ar-Ge takımının kesintiye uğramış bütçesini hangi kalemlerden keseceğinize uzun mesailerin sonunda karar verdiniz. İşten çıkarmaya gitmeden, inovasyon süreçlerini yavaşlatmadan, çalışma süreçlerinde gerekli değişiklikleri yaparak maliyeti belli ölçüde kısmayı başarmışsınız. Ancak, hala yönetimin talep ettiği kesintinin %5 üstündesiniz. Orta evrede, bu kararın şirketin büyümesine katkıda bulunacağına küçülme kararı alan rakiplere karşı avantaj sağlayacağınıza inanıyorsunuz. Şimdi sıra yönetim kurulunu ikna etmede.

Amacınız, ekibinizi daha verimli konumlarda görevlendirerek, kısıntılara rağmen inovasyonlara devam etmek. Bunun sonucunda, ekibiniz işlerini koruyacak ancak daha yoğun tempoda ve kimi zaman daha uzun saatler çalışmaları gerekecek. Yönetim ise, orta dönemde sağlayacağı rekabet avantajına güvenerek Ar-Ge çalışmalarına aynı hızla devam kararı alacak ve kısa dönemde doğabilecek nakit sıkıntısını geçiştirmenin çözümünü arayacak. Sizi yönetim kurulu üyeleriyle toplu halde müzakere etmeniz gereken zorlu bir toplantı bekliyor. Bütçe planlamanızı, yeni yapılanmayı ve kararlarınızın orta evrede şirkete getirilerini net ve akıcı bir şekilde aktarırken, yönetimle ortak bir dil kullanmalısınız. Sizin Ar-Ge departmanı olarak amacınız nedir? Bu amaç şirket yönetiminin beklentisini nasıl karşılıyor? Bu yeni düzenlemelerle ne gibi artı yararlar sağlayacaksınız? Toplantının akışını öyle bir değiştirin ki, Ar-Ge departmanı yönetim kuruluna karşı değil, hep beraber şirketin inovatif yapısını ve verimini arttırmak için çözümler üretsin. Yan yana, omuz omuza verilen kararlar, karşı karşıya verilen kararlardan çok daha kolay alındığı gibi, sonuçlar da başarı sağlayacaktır.

Bu gibi toplantılardaki başarınız planlama ve çalışmanızın bir ürünü olduğu gibi, başarılı iletişim kurmanıza da bağlıdır. Kıran kırana bir müzakere şeklinde de olsa, anlaşmayı hedefleyen bir görüşme şeklinde de olsa, toplantı sonucunda önemli kararlar çıkar. Bu kararların alınmasındaki etkiniz sizin nasıl bir müzakereci olduğunuzla ilgilidir. Müzakere ille uluslararası anlaşmalarda veya şirketler arası ortaklık şartlarının tartışıldığı görüşmelerde devreye girmez. Hayatın her evresinde, mesela aile bireylerimiz veya arkadaşlarımızla girdiğimiz gündelik iletişim sırasında olduğu gibi, hayatımızda farketmeden başvurduğumuz bir yöntem. Örneğin küçük kızınız arkadaşlarıyla daha rahat konuşmak için cep telefonu istediğinde, basit de olsa sizinle müzakereye başlıyor: cep telefonunun ona getireceği yararlardan ona kolayca ulaşmak ve geç kalınca merak etmemek gibi size getireceği yararlara kadar konuştuğunuz artılar müzakerenin detaylarını oluşturur. Sevsek de sevmesek de hergün ilişki içinde bulunduğumuz herkesle müzakere ederiz. Müzakere kelimesi, görüşme veya pazarlık anlamlarına gelen ‘negotiation’ın kökeni, işi sürdürmek anlamına gelen, latince negotiatus’tan gelmektedir. Negotium ise, keyif için olmayan anlamlarına gelir. Batı dillerinin çoğunda negotiation iş ile içiçe kullanılır.

Ilımlı mı yoksa agresif mi olmalı?

Müzakere etmenin başlıca sebebi istediğimizi almaktır: bu alışverişte meyve sebze de olabilir, maaş pazarlığı da olabilir, anlaşma şartları da… müzakere alanları değiştiği gibi, müzakere stilleri de ılımlıdan serte fark gösterir. Müzakereciler kendi kişilikleriyle uyumlu olarak ılımlı veya agresif bir yaklaşımla anlaşmaya varmak için tartışırlar. Tabii sadece kişilerin karakterleri değil, müzakere edilen konu ve müzakere eden kişilerin arasındaki ilişki de müzakerenin havasını belirler. Arkadaş ortamında geçen bir müzakere yumuşak geçerken, rakipler arasında geçen bir müzakere oldukça sert geçebilir.  Ilımlı müzakerede katılımcıların amacı anlaşmaya varmak, sert müzakerede ise, amaç kazanmaktır. Ilımlı müzakere eden kişi karşısındakiyle ilişkisini geliştirmek için ödün vermekten çekinmez. Agresif müzekere eden için ise, ilişkinin şartı olarak karşı tarafın ödün vermesini ister. Ilımlı müzakereci insanlara ve problemlere yumuşak yaklaşır, güven oluşturmak ister. Pozisyonunu kolayca değiştirebilir. Uzlaşmak için alternatifler teklif eder. Tek taraflı zararları anlaşmak uğruna kabul eder. Baskı altında kısa sürede çözülür. Oysa, sert müzakereci hem karşı tarafa hem de konulara agresif yaklaşır. Stratejisini güvenmemek üzere kurar. Pozisyonuyla o kadar bütünleşirki, herhangi bir esneklik göstermeyi aklından bile geçirmez. Tehdit eder, baskı yapar. Tek taraflı kazanımları anlaşmanın bir bedeli olarak karşı tarafa diretir.

Sizce ılımlı taraf mı, yoksa agresif taraf mı müzakerenin galibi olur? Bir çoğunuzun kafasından agresif taraf kazanır diye geçiyordur. İş dünyasının gerekleri güçlü olmak, sağlam durmak, hakkını alabilmek için dişlerini göstermek olarak düşünülebilir. Ancak, iki tarafın da agresif müzakere ettiğini düşünün. Hararetli ve gergin geçen görüşmelerin sonucunda, köprüler hemen yakılıp, bireyler veya şirketler arası ilişkiler çok zarar görebilir.

Prensipli Olmalı!

Aslında, çoğu zaman ne hakkınızı yedirecek kadar yumuşak ne de burnundan kıl aldırmayacak kadar sert olmak taraflara yarar sağlar. ‘Getting to Yes:Negotiating agreement without giving in’ kitabında Roger Fisher, William Ury, Bruce Patton müzakerelerde başarının üçüncü bir yoldan geçtiğini vurgulamakta. Harvard Negotiation Project adı verilen prensipli müzakere metodu, süreç ve stillerden çok ortak kazanımların üstünde duran bir yöntem. Müzakere edenleri müzakerenin kurallarını değiştirmeye davet ediyor: Oyunu değiştirin. Anlaşmaya oturduğunuz koltukta problem çözücü şapkasını giyin. Amacınız, akılcı, etkin ve iki tarafın memnun kaldığı bir çözüme ulaşmak olsun. Prensibiniz, insanlara yumuşak, konulara gerektiğinde sert yaklaşmak olsun. Sizin karşınızdakiyle herhangi bir probleminiz olmadığı gibi, konuyu kişisel noktalara çekmek süreci yokuşa sürecektir. Problemleri çözeyim derken, yeni problemlerin oluşmasına sebep olursunuz. Güven oluşturmaya çabalamadan konulara odaklanın. İki tarafın da çıkarlarını inceleyin ve detaylandırın. İçlerinden herkesin karlı çıkacağı seçenekleri vurgulayın. Birçok seçenek geliştirdiğinizde ortak hedeflere uyacak alternatifler bulmak daha kolay olacaktır. Dikkat çektiğiniz kriterler objektif olsun, sadece kendi çıkarlarınızı ön plana koymayın. Mantıklı kararlar vermeye özen gösterin. Baskı değil, prensiplere göre kararınızı verin.

Müzakerede başarının gerekleri kişiden kişiye, disiplinden disipline değişmekte. Örneğin, kamu politikaları alanında müzakere uzmanı, Susan Podziba, Fast Company’ye 2000 yılında verdiği bir röportajda müzakerede başarının sırlarının başında güven oluşturmanın olduğunu savunuyor. Harvard ve MIT’de müzakere dersleri veren Podziba’ya göre, müzakere sonucunda iki taraf da yarar sağlamalı ve memnun kaldığı bir noktada buluşmalı. Örneğin, alıcı ve satıcı arasındaki pazarlığı gözünüzün önüne getirin. Alıcı ucuza almak, satıcı ise pahalıya satmak ister, ancak orta yol bulunmadığı takdirde satış gerçekleşmez. Satıcı satmak istediği fiyattan inmese de taksit yapmak gibi ödeme kolaylıklarıyla alıcıya yardımcı olmak istediğini gösterebilir. Müzakerenin sonucunda, alan da satan da iyi bir iş yaptığını hissetmelidir, haksızlığa uğradığını hissederek sonlanan müzakereler taraflara yarardan çok zarar getirir. Müzakereye giderken ön çalışmanızı iyi yapın. Gerçekte ne istiyorsunuz? El sıkıştığınızda ne gibi bir anlaşma yapmak sizi mutlu eder? Gerçekçi bir hedef belirleyin ve pazarlığa bu hedefin üzerinden başlayın. Kafanızda en iyi alternatif ve bir optimum olsun. Optimum gerçekleşmezse, masadan en iyi alternatifle kalkın. Ona göre, ne kadar fiyat kıracağınızdan veya hangi koşullarda istediğinize ulaşacağınızdan emin olun.

Max Siegel’in Başarı Formülü

Max Siegel, NASCAR’ın en büyük motor sporları şirketlerinden Dale Earnhardt Inc.’in eski Başkanı. Eğlence ve spor endüstrisinde en yüksek seviyede yöneticilik yapmış bir siyahi Amerikalı. Hukuk eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra, müzik ve spor endüstrisinde aranan bir avukat haline gelmiş, Sony BMG/Zomba Label müzik şirketinin üst düzey yöneticiliğini yapmış. Britney Spears, Justin Timberlake, Usher gibi müzisyenlerin prodüksiyonlarını yönetmiş bir iş adamı Max Siegel. Eğlence ve spor endüstrisindeki başarısı kadar, yeni çıkan kitabıyla da adından sıkça bahsettirmeye başladı. Kitapta, müzakerelerdeki başarısının karşısındakini neyin teşvik ettiğini bilmeye bağlıyor. Bazıları için finansal güvence, diğerleri için saygı, aileye bağlılık, daha iyi bir dünya için çalışmak. İnsanların farklı motivasyonlarını bildikten sonra, her iki tarafın tatmin olacağı ortaklıklar kurmak mümkün. Sizin projeniz karşınızdakine ne kazandıracak? Neden bu projenin içinde olmalı? Bu sorulara doğru cevabı verdikten sonra, fethedemeyeceğiniz kişi, kazanamayacağınız iş anlaşması yok. Üstelik her iki tarafında kazandığı şartlarla.

7 kez Grammy ödülü kazanan Kirk Franklin, 10 yıl boyunca Max Siegel ile çalışmış, kendi başarısını kitapta anlatılan başarı öyküsünün yürüyen örneği olarak tanımlıyor.

Max Siegel’in başarı formülü şöyle:

1.Karşınızdakini ne motive eder?

2.Nerede olduğunuzu değil, nerede olmak istediğinizi anlayın. Hedef koyun.

3.Herkesi farklı yönleriyle takdir edin.

4.Karşı tarafa, beraber yapacağınız için ne gibi fırsatlar getireceğini gösterin.

5.Dışarıdan biri olmanın avantajını kullanın. Şirket içinden bir çalışan bilinen ve denenmiş formüller üstünde düşünürken, siz farklı prespektifiniz sayesinde farklı çözümler getirebilirsiniz.

6.Yakın çevrenizi biraraya getirin.

İzin verin aileniz, arkadaşlarınız, meslektaşlarınız motivasyonlarınızı gerçekleştirmenize destek olsun.

7.Elçilerinizi bulun.

Sizin gibi düşünenlerle tanışın, fikirlerinizi yayın.

8.Kim olduğunuzu ve nereden geldiğinizi hatırlayın.

9.Fikirlerinizi değiştirin ve toplumun iyileşmesine yardımcı olun.

Datassist’in katkılarıyla Dünya Gazetesinden alınmıştır.

Kategori HaberlerYorum (0)

Başarılı Olmanın Yolları: Heves


Kişinin yaptığı işi sevmesi ve işine olan ilgisini çevresine yansıtabilmesi, yeni fikirler geliştirip verimli olabilmesi açısından oldukça önemlidir. Hevesli olmak bu noktada çok etkili bir faktördür. Hevesinizi çalışanlarınıza yansıtabilmeniz, ekibinizin daha dinamik olmasını sağlayacaktır.

Çalışma ortamında hevesli ve ilgili bir yönetici olmanızın, çalışanlarınız üzerindeki etkisi büyüktür.

Yönetici olmadan önceki dönemlerinizi düşünerek çalışanlarınızı nasıl motive edebileceğinizi tahmin edebilirsiniz. Öncelikle ekibinizin yaptıklarıyla ilgili olmanız ve onları dinlemeniz; firmanızdaki işlerin hızlanmasına ve verimin artmasına yardım edecektir. Bu şekilde hem şirket içinde işlerini büyük bir hevesle yapan çalışanlarınız, hem de firmanızın yükselen bir başarı grafiği olacaktır. İşlerini hevesle yapan çalışanlar daha etkin çalışacaklar ve daha verimli işler çıkaracaklardır. Ürün ve servislerin daha iyi çalışmaları için yeni fikirler geliştireceklerdir. Çalışanların bu tip bir başarıyı motivasyonları düşükken gerçekleştirmeleri oldukça zordur.

Yapılan işe karşı sürekli hevesli olmak sık karşılaşılan bir durum olmamakla birlikte, bunu sağlamak ta ufak noktalara dikkat edildiği zaman çok zor değildir. Firma içindeki bu eksikliğin nedeni olarak her zaman kötü ve bilinçsiz yönetim gösterilir; ama kimi durumlarda yönetim ne denli iyi olursa olsun, firma çalışanları yine hevessiz ve verimsiz çalışabilirler. O halde bu durumda çalışanların motivasyonlarını yükseltmek ve işlerini hevesle yapmalarını sağlamak için ne yapılması gerekiyor? Bunu sağlamak büyük oranda yöneticilere düşmektedir. Kişilerin iş yerleri dışında gelişen ve onların verimliliklerini azaltacak belli başlı nedenler yoksa, o zaman yönetimin yapacağı küçük destekler, çalışanların performanslarını oldukça yükseltecektir. Çoğu işveren için pek de önem taşımayan bu ufak noktalar, aslında tekrarlandıklarında bireylerin kendilerine olan inançlarını, saygılarını ve güvenlerini arttırdığından, daha bağımsız ve yaratıcı olmalarını sağlayacaktır. Üç temel şekilde iş yerinizdeki motivasyonu ve çalışan hevesliliğini arttırabilirsiniz: Hevesli, olumlu ve destekleyici olun.

Psikologlara göre yaptığımız işe bakışımızı değiştirmemizin en iyi yolu, o iş hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmektir; çünkü her bireyin duygularını ve hayata bakış tarzını dilediği şekilde değiştirip yönlendirebilme potansiyeli vardır. Bu nedenle ilk önce çalışanlarınıza güvenmeniz ve onların başarılı olacağına inanmanız gerekiyor. Buna siz inandıkça, çalışanlarınız da inanacak ve onlara güvendiğinizi hissettikten sonra kendilerine olan güvenleri artacaktır. Bu olumlu düşünce ve davranışlar zinciri devam ettiği sürece hem daha aktif bir ofis ortamı yaratabilecek hem de insan faktörünün olumsuz etkilerinden çalışanlarınızı koruyabileceksiniz.

İşini iyi yapan bir çalışanınızı farkettiğinizde bunu ona o an söylemelisiniz. Onu takdir ettiğinizi söylemek için beklemenize gerek yok; çünkü araya zaman girebilir ve siz onun bu başarısını unutabilirsiniz. Öte yandan siz bir çalışanınızı başarısından dolayı tebrik eder ve överseniz, o bunu unutmayacaktır. Başarıyı paylaşmak ve bundan gurur duyduğunuz göstermek için başarının çok büyük olmasına gerek yok.

Önemli olan ilk adımı, yönetici olarak sizin atmanız ve çalışanlarınızda ofise gelme ve firmanız için iyi şeyler yapma hevesini uyandırabilemenizdir.

Çalışanlarınızın sizde görmek istedikleri yönetici kimliğinizin altındaki birey olan esas kimliğinizdir. Yönetici olmanız duygularınız olmamasını gerektirmiyor. Bunu herkes kabul ettiğine göre çağdaş yönetici/lider anlayışının bir gereği olarak, eski geleneksel yöneticilerin sürekli takındıkları ciddi ve asık suratlı ifadeden kurtulabilmeniz oldukça önemlidir. Ofiste büyük bir başarı varsa, ya da bir çalışanınız bireysel olarak önemli bir başarıya imza atmışsa, bu sevinci siz de paylaşmalısınız. Duygularınızı göstermekten çekinmeyin. Takdir edilmeyi hakeden çalışanları, başarılarından dolayı herkesin önünde kutlamanın bir faydası da, herkesin bu başarıdan haberdar olmasıdır. Ayrıca bu başarı nedeniyle verilecek bir ödül veya sözlü övgü, genellikle yöneticilerin tahmin edemedikleri derecede başarının sahibi ve tüm ofis için heves uyandırıcı bir unsur olacaktır. Çalışanların teşvik olmasını sağlayacak ve diğer çalışanlarınız da benzer başarılara imza atıp, takdir edilmeyi isteyeceklerdir.

Karşılıklı güven kadar, motive edici bir unsur yoktur. Ekibinize başarıyla sonuçlandırmaları gereken zor bir görev verdiğinizde, bu onlara güvendiğinizi işaret eder. Özetle, sizin onları motive eden cümleleriniz yerine, onlara verdiğiniz görev zaten “bunu başaracağınıza eminim, size güveniyorum.” demektedir.

Çalışanlarınızı motive ettikçe, kendinizi de daha iyi hissettiğinizi farkedeceksiniz; çünkü ekibinizle aranız daha ılımlı olacak ve size olan saygı ve sevgileri artacaktır. Bu olumlu ortam arttıkça firmanın başarısı da yükselecek ve müşteri ilişkileri güçlenecektir.

Zeynep Koçer / kariyer.net

Kategori Haberler, İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)

Ofis İlişkileri: İş mi, Arkadaşlık mı?


Birçok kişi iş yerindeki arkadaşlıklara kuşkuyla bakar. Bazıları bu arkadaşlıkların işe odaklanmalarını zorlaştıracağına ve dolayısıyla performanslarını kötü yönde etkileyeceğine inanıp güven eksikliği nedeniyle yüzeysel ilişkileri tercih ederken, bazıları bu kuşkucu tavrı bir yana bırakıp takım arkadaşlarıyla derin ve sağlam arkadaşlıklar kurmaya, hatta bu arkadaşlığı iş dışına da taşımaya özen gösterir.

Peki sağlıklı olan hangisi? Ofiste arkadaşlığın sınırları neler olmalı? Özel hayatı işten tamamen ayırmak mı, yoksa beraber çalıştığınız kişileri arkadaş olarak kazanmaya çalışmak mı daha akıllıca?

“Friendshifts: The Power of Friendships and and How It Shapes Our Life” kitabının yazarı Dr. Jan Yager, ofisteki arkadaşlıkların kariyere olumlu yönde etkileri olduğunu ileri sürüyor. Ofisteki yakın bir arkadaşın kişiyi iş yerine ve işine daha bağlayıcı bir öğe olduğu fikrine dayanan bu sav, ofiste edinilen iyi bir arkadaşın performansı ve yaratıcılığı arttırabileceği iddiası üzerinde duruyor.

Yager’in bu iddiaları istatistiki sonuçlara bakıldığında daha da inanılır bir hal alıyor. İşten ayrılma sebeplerine baktığımızda, birçok kişinin “iş ortamından memnun olmama”yı sebep gösterdiğini görüyoruz. Bu sebep, iş koşullarının uygunsuzluğunun yanı sıra, beraber çalışılan insanlarla anlaşamamak ya da yabancılık çekmeyi de kapsamakta.

Ofis arkadaşlarıyla anlaşamadıkları için işten ayrılanların yanı sıra, sırf bu neden yüzünden iş değiştirmeyi düşünenlerin de sayısı bir hayli fazla. Bu yüzden, iyi arkadaşlık ilişkilerinin iş yerini ve işi sevme sebeplerinden biri olarak kabul edilebileceği fikri kulağa gayet mantıklı geliyor.

Anahtar kelimeler: güven; doğru mesafe; iş ve özel hayat ayrımı…

Ofisteki arkadaşlıklar, sadece kötüye gittiğinde değil, “fazla” iyiye gittiğinde de sorunlara yol açabiliyor.

Çalışanları işe daha da bağlayan ve iş-yaşam dengesi konusunda dengeleyici bir öğe olarak kabul gören ofis içi arkadaşlıkların bu artı yönlerinin bu arkadaşlıkların bozulması durumunda çıkacak sorunları ya da tatsızlıkları göz ardı etmemek gerek. Dahası, sadece ilişkilerin kötüye gitmesi değil, “fazla” iyiye gitmesi de performansı kötü yönde etkileyebilir.

Başka bir deyişle, çok fazla “sosyalleşme” kişinin işine odaklanmasını zora sokabilir, ofis içinde kamplaşmalara yol açabilir. Sınırların iyi çizilememesinin bir sonucu olarak, işle ilgili gizli kalması gereken bilgiler uygunsuz kişilerin kulağına gidebilir. Bu tarz talihsizliklerin yaşanmaması için üç şeye dikkat etmek gerekiyor:

Karşınızdaki insanın güvenilirliğinden emin olduktan sonra açılmak

İş ve özel hayat konularını birbirinden ayırabilmek

Doğru mesafeyi koymak ve bu mesafeyi koruyabilmek

Güven, her zaman insan ilişkilerinde anahtar kelime konumunda olmuştur. İş arkadaşlıklarında da aynı görevi üstlenir. Kötü zamanınızda dertleştiğiniz, sevinçlerinizi paylaştığınız kişiyi doğru seçmelisiniz ki, anlattıklarınız ileride sizi yaralamak için bir silah olarak kullanılmasın.

Peki hangi konular kimlerle paylaşılmalı? İş arkadaşınızla patronunuz hakkında bir sırrı paylaşmak ne derece doğru? İşte bu noktada dikkat etmeniz gereken ikinci kural devreye giriyor: “İş ve özel hayat konularını birbirinden ayırabilmek”. Başka bir deyişle iş arkadaşlarıyla olan paylaşımların sınırlarını iyi çizmek gerekli.

Nasıl iş ve özel hayatı birbirinden ayırmak yerinde bir hareket olacaksa, arkadaşlarınızı ve iş arkadaşlarınızı, onlarla olan paylaşımlarınızı bir noktada ayırmak ve ayrı kategorilerde değerlendirmek de aynı derecede yerinde bir hareket olacaktır. İşle ilgili çok gizli bilgileri ya da ofistekilerle ilgili fikirlerinizi iş arkadaşınızla paylaşmadan önce iyice düşünün. Çünkü iş arkadaşları, diğer sosyal ortamlarda edindiğiniz arkadaşlardan farklı olarak hakkınızda sahip olduğu bilgilerle kariyerinize ya da işteki güvenilirliğinize zarar verebilecek bilgilere sahip olabilir.

Dr. Yager, iş arkadaşlıklarının diğer arkadaşlıklardan bu yönler açısından farklı olduğu görüşünde. Bu durumu da işin kişiye finansal korunma sağlamasına bağlıyor. Örneğin; şirketlerde bir anket yapılıp “Arkadaşınız ve işinizden birini seçmenizi istesek, hangisini koruma altına alırsınız?” diye sorulsa, çoğunluğun işini tercih edeceğini, çünkü ekonomik yönden işe bağımlı olduklarını söylüyor.

Tüm bu iyimser ve kötümser olasılıklar iş yerinde arkadaş edinmeyi, herhangi bir yerde arkadaş edinmekten çok daha zorlu bir süreç ve zor bir karar haline getiriyor. Doğru seçilmiş arkadaşlar işinize daha kolay adapte olup daha verimli çalışmanıza sebep verebilecekken, yanlış kişilerle arkadaşlık etmek hem özel hem de iş hayatınızdan çok şey götürebilir.

İş arkadaşlıkları ve ast-üst ilişkisi

“Aynı statüdeki çalışanların arkadaşlıkları, ofiste korunması en kolay arkadaşlık türüdür.” diyor Dr. Yager.

Patronunuz konumunda olan kişilerle arkadaşlık kurmanız ya da yakınlaşmanız iş ortamındaki diğer kişiler tarafından hoş karşılanmayabilir. Bazıları patronunuzla dostane bir ilişki içine girme girişiminizi kayırılma çabası olarak görebilir. Öte yandan, patronlarınızın size karşı takındıkları arkadaşça tavır, yine bazı çalışanlar tarafından yanlış yorumlanıp, performansınızın yerine bu iyi ilişkilerinizin göz önünde tutulduğunu düşünebilir. Profesyonellikle uzaktan yakından alakası olmayan bu düşünceler, gerçekle bağdaşmasa da canınızı sıkabilir, iş arkadaşlarınızla olan ilişkilerinizde gerilimlere sebep olabilir.

Eğer yönetici konumundaysanız ve altınızda çalışan biriyle olan arkadaşlığınız sebebiyle öyle bir duruma maruz kaldıysanız, objektif yaklaşımınızdan ödün vermemeye gayret edin. Ofisteki söylentileri engellemenin yolu, kayırıldığı iddia edilen kişiye gereksiz bir tavır almak değil, tüm çalışanlara adil davranmak ve herkesin bunu fark etmesini sağlamaktır. Tam tersi bir durum söz konusuysa, işinizi layığıyla yerine getirmeye devam edip söylentilere kulaklarınızı tıkamayı deneyin ve kendinize hep şunu hatırlatın: Profesyonel bir iş ortamında yükselmek için iyi dostluklar değil, “iyi insan ilişkileri ve yüksek performans” önemlidir.

İş yerleri değişir, eski iş arkadaşları baki kalır… mı?

Ofis içi arkadaşlıklarda çok sık görülen bir başka sorun da kısa sürmeleri ve iş değiştirme ya da işten ayrılma durumlarında bağların kopmasıdır. Bu da aklımıza ister istemez şunu getiriyor: Acaba iş arkadaşlarını birbirine bağlayan şeyler paylaştıkları ofis, çalıştıkları şirket ve her günün sekiz saatini beraber geçirme zorunluluğundan mı ibaret?

Bu öğeler ortadan kalktığı anda iki arkadaş birbirini arayıp sormuyorsa, ortada gerçek anlamda bir arkadaşlık hiç olmamış demektir. Bu tür bir ilişkinin dayandığı şey arkadaşlıktan çok, günün büyük kısmını beraber geçirdiğiniz kişiyle beraber yaşamayı öğrenmiş olmaktır.

İş yerlerinin ayrılmasının arkadaşlığın başında olan taraflara getirileri de olabilir. Ofis ortamında gizli kalması gereken bilgiler yüzünden birbirlerine karşı çekingen bir tavır içerisinde olan ya da özel hayatlarıyla ilgili konuları konuşmaktan kaçınanlar, ofis dışına daimi olarak çıkmış olmanın verdiği rahatlıkla birbirlerine daha kolay açılabilir, kendileriyle ya da işle ilgili konuları daha çok paylaşmaya başlayabilirler.

İş Yeri Arkadaşlıklarındaki 3 Altın Kural:

Jan Yager, iş yerlerindeki arkadaşlık ilişkileriyle ilgili yazılarında her zaman şu üç altın kural üzerinde yoğunlaşıyor.

İşte kurduğunuz yeni arkadaşlıklarda her zaman ihtiyatlı olun, başkalarıyla paylaşacağınız bilgiler konusunda dikkatli davranın.

Ofis arkadaşınız sizi işle ilgili fedakarlıkta bulunmanız gereken bir pozisyona çekmeye çalışıyorsa bu konuda onunla açıkça konuşun. Taleplerinde ısrarcı olursa araya mesafe koymaktan ya da arkadaşlığınızı bitirmekten çekinmeyin. Unutmayın ki, başkasının sürekli başkasının işini üstlenmek, şirketin gizli bilgilerini dışarı sızdırmak, adil davranmayarak bazılarını kayırmak arkadaşa yapılmış bir iyilik değil, kendinize yaptığınız bir kötülüktür.

Şirketinizin ofis içi ilişkiler hakkında belli bir politikası ya da yönetmeliği olup olmadığını araştırın. Eğer varsa dikkatlice okuyun.

Bu üç noktaya dikkat ettiğiniz takdirde iş arkadaşlarınızla sağlıklı ve sorunsuz ilişkiler kurmanız, ofisinizi hiç bir pürüzün çıkmadığı, profesyonelce çalışılan, huzurlu ve rahat bir ortam olarak görmeniz işten değil.

Yenibiriş

Kategori Haberler, İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)

Giysileriniz Ne Söylüyor?


Bazen giysilerimiz bizim adımıza konuşuyor. Giysilerin dilini öğrenmemiz gerek. Haydi gelin, giysilerin diliyle tanışalım…

Ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı yüzünden okunuyordu. Şirketin Avrupa başkanının Türkiye’ye geleceğini öğrendiği zaman ne kadar da heveslenmişti. Onu etkilemeyi istemiş, bu şekilde gelecekte bu şirkette yükselmek, yurtdışında bir pozisyon elde edebilmek için bir avantaj yakalamak istemişti. O sabah nasıl da özenle hazırlanmış, kıyafetlerine dikkat etmişti. Nasıl bu kadar yanlış bir izlenim bırakmıştı? Kıyafetleri ile ilgili herkesin ortasında aldığı eleştiri onu yıkmıştı. O işinin ehli, güvenilir, saygın ama aynı zamanda genç ve dinamik bir iş adamı gibi görünmek istemişti. Sadece o gün için özel alışveriş yapmıştı. Herşey yolunda gidiyor diye düşündüğü bir anda… Peki ama nerede hata yapmıştı?

Kravat saygınlığın sembolü…

Kıyafetlerinizin konuştuğunu, sizin hakkınızda karşınızdakine pek çok şey söylediğini biliyor muydunuz? Belki siz de yukarıdaki kadar nahoş olmasa da kötü bir deneyim geçirdiniz bu konuda… Belki de kıyafetlerinizin verdiği mesajların önemini daha önceden farkedip, bunu lehinize kullanmaya başlamıştınız zaten…  “Başarı için Giyim” (Dress for Success) adlı kitabın yazarı John T. Malloy, kıyafetlerin hatta her bir parçanın bir anlamı olduğunu, insanlara bir mesaj verdiğini kanıtlamak için New York’da bir otobüs terminali ve bir metro istasyonu civarında  minik bir deneme yapmış. Bu deneme esnasında yazar insanlara yaklaşıp, son derece utandığını ama cüzdanını evde unuttuğunu, çok zor durumda kaldığını ve eve gitmek için 75 Cent’e ihtiyacı olduğunu söylemiş. Bunu günün en kalabalık zamanında iki saat boyunca yapmış. İlk saatte bir takım elbise giymiş ama kravat takmamış. İkinci saatte aynı takım elbiseye bir kravat eklemiş. İlk saatte 7,23$, ikinci saatte ise 26$ toplamış. Hatta ikinci saatte bir adam ona gazete alması için para bile vermiş. Malloy’un vardığı sonuç:”Kravat sorumluluk sahibi olmanın ve saygınlığın bir sembolü. Başka insanlara sizin kim olduğunuz hakkında, itibarınızı azaltan ya da arttıran mesajlar veriyor.” Yaptığı pek çok çalışmanın sonucunda yazar, kıyafetlerin insanlar üzerinde yarattığı etkilerin, verdiği mesajların gerek iş hayatında gerekse sosyal hayatta başarı için kaçınılmaz olduğuna karar vermiş. Kıyafetlerin dilini bilir, onları dinlersek bizler de başarıya doğru bir adım atmış oluruz, ne dersiniz?

Giysilerimiz çevremizdekilere neler söyler?

Giysilerimiz çevremizdekilerin bize baktığında ilk gördüğü iletişim aracıdır. İnsanlar ne giydiğimize bakarak bizler hakkında pek çok konuda yargıya varırlar. Kıyafetlerimizin kişiliğimizin bir yansıması olduğunu düşünürler. Aslında bütün bunlar tabii ki bilinçli yaşanan bir süreç değildir. Tamamen geçmiş bilgi ve deneyimler doğrultusunda oluşmuş kalıplaşmış örnekler (stereotype), düşünce kalıpları yönlendirir kişileri. Kıyafetlerimiz temelde 3 konuda iletişim kurar ve karşımızdakilere bilgi verir. Değerlerimiz, o anki sosyal kimliğimiz ve statümüz. Bazen bir iş kadının eteğinin boyuna bakarak onun değer yargılarıyla, düşünceleriyle hayata bakış açısıyla ilgili bir yargıya varırız… Bazen de son derece muhafazakar giyinmiş bir genç kızın. Sonra o kişinin kıyafetine bir daha bakar ve onun bir anne, bir iş kadını, bir öğrenci olup olmadığına karar veririz. En sonunda da sosyal hayatta ve iş hayatında nereye kadar ilerlemiş olduğunu tahmin ederiz. Bir kot, beyaz askılı bir tişört ve beyaz spor ayakkabılar giymiş, saçlarını at kuyruğu yapmış bir genç hanımı örnek olarak inceleyelim. Öncelikle rahatına düşkün, çok muhafazakar olmayan biri olduğunu düşünürüz. Çalışmadığı konusunda tereddüt etmeyiz. Yaşına göre ya ev hanımı ya da öğrenci olduğunu tahmin ederiz.

İşe giderken böyle giyinilmez ki!

Bazen karşıdan gelen kişinin kıyafetinin ütüsünün olmadığını farkeder, kırışıklıklara bakıp karşımızdakinin kıyafetleri ile :”Ben detaylara takılmam. Pek bir şeye önem vermem. Kıyafetlerime, işime ve hatta geleceğime…” diye bağırdığını duyarız. Bazen baştan aşağı her yeri tasarımcı logolarıyla dolu birini görürsünüz. O giysiler size; sahibinin kendisine pek güveni olmadığını, bu pahalı markaların bu kadar görünür olması sayesinde karşısındakiler üzerinde bir üstünlük kurmak istediğini fısıldar. Ya da karşınızdaki kişi parlak, göz alıcı bir kravatla iş toplantısına gelmiştir. Onu takan kişi farkına varmasa bile, kravatı toplantıdakilere “Dikkate ihtiyacım var!” diye seslenir. “Bana da bakın, beni de dikkate alın…”

Rengin etkisini de unutmayalım…

Kıyafetlerimizin istediğimiz şekilde konuşmasını istiyorsak, sadece tarzımıza değil, o kıyafetlerin renklerine de dikkat etmemiz gerekiyor. İki iş kadını düşünün. Her ikisi aynı sektörde ve üst düzey yönetici. Her ikisi de aynı takım elbiseyi giymiş. Ancak farklı renklerde. Düşünün ki, biri siyah, diğeri bordo birbirinin aynısı iki takım…  Bu kıyafetlerden biri klasik ve güvenilir olduğunu söylerken diğeri kendisini giyen kişinin dikkati çekmeyi, farklı olmayı ne kadar çok sevdiğini haykırır. Renk seçimlerimiz de bizlerin kişiliğinin göstergesidir unutmayalım. Bazen otoriteyi, bazen güveni, bazen de enerjiyi anlatırlar. Biz farkında olmasak da ruh halimizi, içinde yetiştiğimiz kültürü ve içinde bulunduğumuz sektörü hatta bazen mesleğimizi iletirler çevredekilere…

Sektörler, meslekler ve giyim tarzı…

Bazı sektörler, bazı meslekler kuralları temel alır. O işi yapıyorsanız, o sektörde çalışıyorsanız, kurallara uyduğunuz sürece, onları uyguladığınız sürece başarılı olursunuz. Avukatları ele alalım. Eğer sizin için ya da şirketiniz için önemli bir dava söz konusuysa kuralları en iyi bilen, onları tanıyan, risk almayacak ve güvenilir birisini istersiniz muhtemelen. Kapınızı çalıp son derece yaratıcı olduğunu söyleyen, her bir davasında farklı teknikler uygulayan bir avukat korkutmaz mı sizi? Ya da bir tasarımcıyı düşünelim… Sizin için başkalarından farklı birşeyler yapmasını istersiniz, değil mi? Farklı, yaratıcı bir insana ihtiyacınız vardır. Tabii o insanı ilk gördüğünüz zaman alnında “Ben yaratıcıyım” yazmadığı için görünüşüne bakarsınız. Lacivert takım elbiselerini giymiş, beyaz gömleğine son derece klasik bir kravat takmış bir tasarımcıya bakıp düşünürsünüz muhtemelen. Yaptığı işteki yaratıcılığı neden kendisinde, kıyafetlerinde göremediğinizi merak etmez misiniz? Yanlış anlamayın. Uçuk kaçık kıyafetlerden bahsetmiyorum. Belki farklı bir ceket, biraz daha esnek ama yine de iş hayatına uygun bir kıyafet neden olmasın ki? Sizin içinde bulunduğunuz sektör nasıl bir sektör? Klasik mi? Nasıl mesajlar vermeniz gerekiyor? Ben güvenilirim… Ben otoriterim… Ben değişime açığım… Ben farklıyım… Hangisi sizin mesleğinizle, şirketinizin sektörü için vazgeçilmez mesaj? Peki o mesajı vermek için hangi kıyafetleri giymek gerekiyor?

Önce ne istediğimize karar verelim…

Bazen farkına varmadan geçmişimizin bugünümüzü yönetmesine izin veririz. Belki geçmişte yaşadıklarımız, alışkanlıklarımız, duyduklarımız ya da gördüklerimiz bugün bizi sahip olduğumuz hayat tarzını yansıtmaktan alıkoyuyor. Oysa eğer ne olduğumuzu yansıtamıyor, sahip çıkamıyorsak husursuz ve sonunda da mutsuz oluruz. O halde ilk yapmamız gereken kim olduğumuzun, ne mesaj vermek istediğimizin farkına varmak… Sonra da bu mesajları kıyafetlerimizle nasıl vereceğimizi öğrenmek. Zor mu? Hayatta sizi başarıya götüren adımların hangisi kolay?

Kariyer.net

Kategori İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)


Advert

Facebook

Businews on Facebook

Stajını puanladın mı?