Etiket arşivi | "resesyon"

İyimser Ekonomistler de Uyardı


Moody’s'in başekonomisti Mark Zandi, Ağustos ayı istihdam verilerini değerlendirerek, ABD’nin resesyona çok yakın olduğunu söyledi

 

ABD yönetiminin 800 milyar dolarlık teşvik politikalarının sıkı destekçisi Moody’s'in başekonomisti Mark Zandi, Cuma gününkü Ağustos ayına ait olumsuz istihdam verilerinin, ekonominin resesyona çok yakın olduğunu gösterdiğini belirtti.

 

Bu zamana kadar birçok ekonomist ve uzman, ABD ekonomisinin bir resesyon daha yönelip yönelmeyeceğine ilişkin tahminlerde bulunuyor; ancak Beyaz Saray bu açıklamaları genellikle görmezden gelmeye devam ediyor. Ağustos ayının ortalarında bu konuya ilişkin görüş bildiren Başkan Barack Obama da, resesyon riskinin olduğunu düşünmediğini ifade etmişti.

 

Ancak işsizlik oranlarının Ağustos ayında hiçbir değişiklik göstermemesinin ardından görüş bildiren Moody’s'in ekonomisti Zandi, artık resesyona kesin girilmeyeceği konusunda çok emin olmadığını belirtti.

 

Zandi, masraflara tüketim, yatırımlar ve net dış ticaret rakamları eklendiğinde, 3. çeyrekte ekonominin yüzde 1 oranında büyüyeceğini, ancak üretim tarafına bakıldığında olumsuz rakamların büyüme oranını 0′a çok yaklaştıracağını, hatta ekside gelebileceğini söyledi.

 

Genellikle iyimser taraftan yana bir duruş sergilemiş olan Zandi, ABD ekonomisinin görünümünün net bir şekilde karamsar olduğunu ve resesyona çok yaklaşıldığını vurguladı, ancak resesyonun hâlâ önlenebileceğini savundu.

 

Resesyona girilmesi için işçi çıkarılmalarının başlaması gerektiğini belirten Zandi, şirketlerin henüz işten çıkarmalarda bulunmadığını, yalnızca yeni alımları durdurduğunu ifade etti. Zandi, şirketlerin güvenini geri kazanması hâlinde, ekonominin resesyona girmekten kurtarılacağını söyledi.

 

 

Kaynak: Bloomberght

 

Kategori HaberlerYorum (0)

Nobelli Ekonomist “%50 Resesyon” Dedi


Nobel ödüllü ekonomist Michael Spence, Avrupa ve ABD’deki yavaşlamalara dikkat çekerek, küresel ekonominin yüzde 50 ihtimalle resesyona gireceğini söyledi

 

 

ABD ve Avrupa ekonomilerindeki büyüme problemlerine dikkat çeken Nobel ödüllü ekonomist Michael Spence, küresel ekonominin resesyona düşme ihtimalinin yüzde 50 olduğunu savundu.

 

Bloomberg televizyonuna verdiği röportajında oldukça endişeli olduğunu söyleyen Spence, Avrupa ve Amerika’nın birlikte düşüşe geçmesinin, Çin’deki büyümeyi de etkileyeceğini ve ondan sonra da diğer gelişmekte olan ekonomilere hızla sıçrayacağını belirtti. Spence, bu senaryonun yüzde 50 ihtimalle gerçek olabileceğinin altını çizdi.

 

Spence’in Merkez bankası liderlerinin Jackson Hole’daki Fed sempozyumunun hazırladığı esnada gelen açıklamaları, Citigroup Inc.’den UBS AG’ye kadar birçok kuruluşun küresel büyüme tahminlerini aşağı çekme kararını da izlemiş oldu.

 

Nobel ödüllü ekonomist, Çin’in teşvik paketleriyle yumuşatmayı başardığı 2008′deki finansal krizin aksine, bu krizin ülkenin iç piyasalarını vurabileceğine dikkat çekti. Spence, “Çin’in gelişmiş ülkelerden gelen taleplerdeki kayıbı telafi edecek durumda olmadığını” savundu.

 

Çin’deki enflasyon oranlarının yüzde 6.5′larla 3 yılın zirvesinde seyrettiğini hatırlatan Spence, bu sebeple Çin’in daha fazla kredi genişlemesine gitmekten uzak durmaya çalışacağını belirtti.

 

2001′de Nobel ödülü kazanmış olan ve New York Üniversitesi’nde profesörlük yapan Michael Spence, bugün Jackson Hole’da konuşacak olan Fed Başkanı Ben Bernanke’nin de çok fazla hareket alanı olmadığını vurguladı.

 

Kaynak: Bloomberght

Kategori HaberlerYorum (0)

Amerika’nın Asıl Sorunu Resesyon Değilse, Nedir?


“Resesyon sona erdiğinde bile, Amerikalıların çoğu 10 yıl öncesine göre daha iyi durumda olmayacak. İş dünyasını şeytan gibi görmenin de bir yararı yok.”

Dünyanın en çok hasılat sağlayan filmi “Avatar” şimdi sinemalarda ve dünyadaki en şeytani gücün ne olduğunu açıkça tanımlıyor: İş. “Avatar”da Pandora gezegenindeki bir madencilik şirketinin faaliyetlerinin yapmacık tavırlı yöneticisi, “Hissedarların kötü bir reklamdan çok daha fazla korktukları tek şey var” diyor. “Bu da kötü bir mali çeyrek raporudur.” Barışsever yüzlerce Pandoralı’nın katliamı basında olumsuz haberlerin yapılmasına yol açabilir ama her halükarda, kâr uğruna, bunu yapmaya kararlı.

Oscar adayı “Up in the Air”de (Aklı Havada) de karşımıza çıkan bu betimleme biraz abartılı olsa da mevcut ortamla son derece uyumlu; nitekim, ABD Başkanı Obama da kısa süre önce ironik bir şekilde “şişman kedi bankacılar” ifadesini kullandığında, büyük bir kesimin gönlünü okşadığının bilincindeydi. Anketler, ABD ve gelişmiş ülkelerin, ABD’deki resesyonun başlamasının üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ iş dünyasından nefret ettiğini gösteriyor. Edelman PR tarafından 2009 yılında yapılan bir anket, Amerikalıların yalnızca yüzde 30’unun (İngilizlerin ise yüzde 13’ü) global iş dünyasının iyi bir imaja sahip olduğuna inandığını ortaya koydu. Şimdi ise Kongre, finans hizmetleri sektörünü cezalandırmak için “Wall Street vergisi”ni gündeme alırken, İngiltere ve Fransa, bonuslardan yüksek vergiler alınmasını öngören yasal düzenlemeleri çoktan uygulamaya koydu.

Ancak hedefteki kurbanlar rahatlıkla bunlardan paçayı sıyırabilecekleri için bu yaptırımlar hiçbir işe yaramayacak. Aslında tüm bu adımlar bir tür bedel ödetmeyi amaçlıyor: Seçmenler resesyondan ve mali açıdan zor duruma düşmelerinden sorumlu tuttukları belli bir kesimin cezalandırıldığını görmekten mutluluk duyuyor. İşlerin mevcut gidişatından memnun olunmamasının haklı gerekçeleri var. Ancak…

İŞ DÜNYASINI SUÇLAMAK HEM DELİLİK HEM DE TEHLİKELİ.

Delilik çünkü son resesyona yol açanları gerçekten bilmek istiyorsanız, liste uzun: Kuşkusuz, aptal ve sığ görüşlü şirketlerin rolü yadsınamaz ama aynı zamanda unutmamak gerekir ki, riskli kredilere izin veren ve teşvik eden hükümetti; bunun sonucunda milyonlarca insan aslında hiçbir zaman almamaları gereken mortgage kredilerini aldı. Daha da önemlisi, çok daha geniş çaplı bir soruna rasyonel olmayan bir tepki gösteriliyor. Bu resesyon ne kadar berbat olursa olsun, acı gerçek şu ki, sona erdiğinde bile (belki de çoktan sona erdi) Amerikalıların büyük bir bölümünün 10 yıl öncesine göre daha iyi durumda olmayacağı gibi, büyük beklentileri de olamayacak. İş dünyasını ipin ucunda sallandırmak hiçbir işe yaramaz.

AMERİKALILARIN ÇOĞU İÇİN ASIL SORUN RESESYON DEĞİL.

Asıl sorun, bir ailenin ortalama gelirinin son 10 yıldır hiç artmamış olması. Ülkenin büyük bir bölümü uzun bir süre ekonomide büyümeler, daralmalar, ayı ve boğa piyasaları, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar’la havanda su dövdü. Gerçek hayattaki filmde kötü adamı bulmaya çalışalım. Geniş çaplı bir küresel emek pazarı düzeni, milyonlarca Amerikalının iş için Çinliler, Hintliler ve diğer çalışanlarla rekabete girmek zorunda kalması sonucu, ücretlerin aşağıya çekilmesi anlamına geldi. Toplumsal trendler tek ebeveynli ve dolayısıyla, daha düşük gelirli hane sayısını artırdı. Belki de daha da önemlisi, ABD artık yaşam standartları sürekli yükselen mezunlar ortaya koyan, dünya şampiyonu bir eğitim sistemini desteklemiyor.

KÖTÜ ADAM KİM?

Birkaç kişiyi ya da tek bir sektörü şeytan ilan edemeyiz. Suçlu zenginler değil; tepedeki yüzde 1’lik kesimin kazancı alttakilerin gelirinin azalmasına yol açmadı. ABD toplumu hiç de kötü değil. Sadece değişen bir dünyaya uyum sağlayamıyor. Ancak umutsuzluğa kapılmayın; yeniden yüksek yaşam standartlarına kavuşabiliriz. Bunu daha önce de yapmıştık. Ancak bu kadar çok sayıda Amerikalının ekonomik açıdan zor durumda olmasının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi reddettiğimiz sürece bunu asla tekrar başaramayacağımız kesin.

YAŞAM STANDARTLARI NASIL İYİLEŞTİRİLİR?

1.HESAP VERME MEKANİZMASINI GÜÇLENDİRİN VE DEVLET OKULLARINA DAHA FAZLA BÜTÇE AYIRIN. Okul müdürleri ve öğretmenlerin herkes kadar teşviklerden hoşlandıklarının bilincine vardığımız zaman daha donanımlı mezunlarımız olabilir.

2.PERFORMANSI YÜKSEK GÖÇMENLERE KUCAK AÇIN. Onlar Amerikalıların işlerini çalmıyor; tersine istihdam yaratıyorlar ve ABD’yi daha rekabetçi hale getiriyorlar.

3.ABD İŞ DÜNYASINA UYGULANAN VERGİLERİ DÜŞÜRÜN VE ŞİRKETLERE YÖNELİK TEŞVİKLERE SON VERİN: Bu Amerikan şirketlerini dünya çapında daha rekabetçi hale getirecek ve Amerikalı işçileri de olumlu etkileyecek.

Geoff Colvin / Fortune

Kategori Haberler, İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)

Resesyonda Dikkate Alınması Gereken ’7 öğe’


Kriz ve resesyon süreçlerinde şirketlerin öncelikle yöneldiklerin önlemlerin başında masrafların kısılması geliyor. Bu süreçten en fazla etkilenen konulardan biri ise Ar-Ge yatırımları. Şirketlerin büyük bir bölümü zor dönemlerde Ar-Ge yatırımlarını dondurmayı seçiyorlar. Oysa, Ar-Ge ve yenilikçilik, işler yoluna girdiğinde rekabetçi bir şekilde devam edebilmek için vazgeçilmez önem taşıyor.

Rekabet gücü içim yenilikçiliğin büyük önem taşıdığını söyleyen TÜSİAD Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu Direktör Yardımcısı ve Ulusal İnovasyon Girişimi Koordinatörü Selçuk Karaata, “Ekonomik ve sosyal dinamikleri etkileyen zorlu dönemlerde çeşitli tepkiler veriliyor ve bu tepkiler ekonomik ajanların kendini korumasını ve kollamasını amaçlıyor. Böylesine bir konjonktür içinde doğal olarak harcamalar kısılıyor” yorumlarında bulunuyor.

Karaata, ABD merkezli Diaomond danışmanlık firması tarafından yayınlanan “Resesyon dönemlerinde dikkate alınması gereken 7 öge” listesine dikkat çekiyor:

1. Giderlerin iyi analiz edilerek doğru maliyetlerden tasarruf edilmesi: İş süreçlerini ve süreçlerin yarattığı maliyet kalemlerini daha iyi analiz eden kurumların, daha çok değer yaratabildiği görülüyor. Müşteriye sunulan hizmetin kalitesini etkileyebilecek olan ‘boydan boya’ yapılan tasarruf yerine, müşteriye sunulan hizmet kalitesinde minimum düzeyde hissedilecek önlemler alınabilir: Kurumun iç süreçlerinin iyileştirilmesi veya değiştirilmesi gibi.

2. Otomasyon: Giderlerin sağlıklı ölçümlenebilmesi, tasarruf eylemlerine dair verilecek olan kararın doğru olması için öncelik taşıyor. Atlanta merkezli bir enerji şirketi, 2008 yılında sistemine yerleştirdiği otomatik okuma aletleri sayesinde hem tasarruf etme imkanına sahip oldu, hem de güç kullanımına dair anlamlı verilerin elde edilmesi sayesinde iş süreçlerini yeniden tasarlama imkanına kavuştu.

3. Daha düşük düzeyde ve değişken maliyetler için tedarikçilerinizi kullanın: Yapılan incelemeler, asıl kendi uzmanlık alanlarına odaklanan, gerçekleştirilmesi gereken diğer sorumlulukları ise, bu alanlarda uzmanlaşmış kurumlara bırakan kurumların daha başarılı olduğunu ve özellikle kısa vadelerde oluşan maliyetlerde tasarruf sağlayabildiklerini ortaya koyuyor.

4. Büyümeye destek verebilecek müşterileri belirleyin: Kar edilmeyen ve yüksek işlem maliyetlerine neden olan müşterilere verilen hizmetin gözden geçirilmesi durgunluk dönemlerinde daha fazla önem kazanıyor. 1997 yılında yaşanan Uzak Doğu krizi sırasında, Singapur Havayolları kısa mesafeli uçuşlarını kısıtladı, özellikle birinci sınıf yolculara verilen hizmetleri de içeren, işletmeyi iyileştirmeye dönük 300 milyon dolarlık yatırımla krizle başa çıkmaya gayret etti.

5. Pazarlama kanallarının dağılımını en uygun hale getirin: Liderliğe soyunan firmaların, eğer birden fazla dağıtım kanalları varsa, müşteriye ulaştıkları bu kanalların uygun olup olmadığını sürekli sorgulamaları gerekir. En uygun ilişki yönetimi için gereksinim duyulan en uygun dağıtım kanalına sahip olmak önem taşıyor.

6. Yatırımlara devam edin: Zor zamanlarda Ar-Ge ve inovasyona kaynak ayırmaktan vazgeçmemek gerekiyor. ABD merkezli Gillette firması, Sensor isimli traş ürünü markasını, bir resesyon dönemine denk gelen 1990′lı yılların başlarında piyasaya sundu. 197 yılına kadar olan dönemde de Gillette’nin satış gelirlerinin yüzde 49′u son beş yılda piyasaya sunulan yeni ürünlerden kaynaklandı. Intel, 2001 resesyon döneminde, daha hızlı, daha ucuz ve daha küçük bilgisayar çipleri üretebilmek için satışlarının yüzde 14′ünü ürün inovasyon yatırımlarına ayırdı. Bu dönemde yapılan yatırımlar, 1996 yılında beri Intel’in en yüksek büyüme kaydettiği dönem olarak raporlandı. 2001 durgunluk dönemi esnasında, Microsoft Xboy adlı bir oyun konsolunu piyasaya sürdü. Bu ürün, video oyunlar sektöründe en başarılı ürün olarak kabul edildi ve Microsoft ilk iki ayda sadece bu üründen 1.5 milyon adet sattı.

7. Ana işinize odaklanın: Lider olan veya liderliğe soyunan kurumların ana iş kollarına daha çok odaklandıkları ve gelecek dönemde de hangi alanları ana iş kolu olarak benimseyecekleri üzerine çalışmalar yaptıkları görülüyor.

Krizde ne yapmamalı?

ADB merkezli Diaomond’dan farklı olarak, Business Week dergisi de, şirketlerin durgunluk zamanlarında benimsedikleri, fakat orta ve uzun vadede zarar veren eğilimlere yer veriyor. Yani şirketlerin krizde şunları yapmaması gerekiyor:

1. Pahalı olduğu düşünülen işgücünü kesmek

2. Teknolojiye yapılan yatırımı kısmak

3. Riski azaltmak

4. Yeni ürün geliştirmekten vazgeçmek

5. Yönetim kurullarının kriz dönemlerinde sadece tasarruf etmeyi ön plana çıkaran yöneticileri atama tercihleri

6. Ana strateji olarak inovasyondan vazgeçmek

7. Performans kriterlerini değiştirmek

8. Hiyerarşik yapılanmayı güçlendirmek

İnovasyonda kamu-özel sektör farkı

“Kamu sektörü, sadece Türkiye’de değil, dünyanın gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkelerinde inovasyon için hem çok önemli bir oyuncu, inovasyonun en önemli aktörlerinden biri; hem de vatandaşına hizmet üretim sürecinde sürekli yeni ürünler, hizmetler, örgütlenme biçimleri geliştirmek durumunda olan, bir bakıma kendisi de yenilikçi olmak zorunda olan kritik bir bileşen” diyen Selçuk Karaata, sağlık, adalet, eğitim, enerji, bayındırlık hizmetleri ve savunma gibi alanlarda vazgeçilmez bir yatırımcı konumunda bulunan kamu yönetiminin, toplumsal refah için inovasyon odaklı gelişme stratejisini benimsemesi gerektiğini ifade ediyor.

Karaata, kamu ve özel sektördeki inovasyon yaklaşımları arasındaki farka yönelik ise şu yorumlarda bulunuyor: “Borinss, 2001 yılında kamu sektöründe bugüne kadar yürütülen en kapsamlı inovasyon araştırmalarından birini gerçekleştirdi. Bu çalışma, 300′den fazla sayıda, dünyanın çeşitli yerlerinde yürütülen kamu inovasyon programını inceledi. Borins’in kapsamlı araştırmasında ortaya çıkan ve Türkiye’deki kamu sektörü için yararlı olduğunu düşündüğüm, inovasyon programlarında ana yapıtaşı olarak ortaya çıkan 5 ortak özellik şöyle:

a. Sistem yaklaşımı: Bu kavram, bir kurumun planladığı inovasyonun geniş bir biçimde ele alınmasını ifade ediyor. Gündeme alınan sorunun diğer çalışmalarla ilişkisi; inovasyonun tasarımından gerçekleşmesine kadar geçen şüreçte kurumlar arası koordinasyonun güçlenmesi; bireyin ihtiyaçlarına bütünsel yaklaşım ön plana çıkıyor.

b. Bilişim teknolojilerinin kullanımı: Yeni teknolojilerden etkin bir biçimde yararlanmak, inovasyon programlarının uygulanmasında bir katalizör-çözücü görevi üstleniyor.

c. Süreç iyileştirme: Bu kavram, kamu sektörünün daha hızlı, daha dostça ve daha ulaşılabilir bir biçimde sunduğu hizmetlerdeki inovasyonun tasarlanması anlamını taşıyor.

d. Özel sektörün ve/veya gönüllü kuruluşların dâhil edilmesi: Kamu sektörünün özel sektör rekabetine açılması; özel sektörün de hizmet sunabileceği ortaklıkların geliştirilebilmesi ve kamu hizmetlerinin sunulmasında gönüllü vatandaşlar ve gönüllülük esasına dayalı çalışan kurumlardan yararlanılması önem taşıyor.

e. Sosyal grupların/vatandaşların ve kamu çalışanlarının yetkilendirilmesi: Vatandaşların fikirlerinin alınması ve uygulama süreçlerine dâhil edilmesi gerekiyor.

Didem Eryar Ünlü / Dünya Gazetesi

Kategori Haberler, İŞ'in Püf NoktasıYorum (0)